Wednesday, November 04, 2009

İnsan neyle yaşar?

İstanbul’dayım, hem de dün geleli tam 1 ay oldu… Hayat o kadar güzel davrandı ki bana ne zamandır… O kadar hayalini kurduk, planladık, nihayet geldik… İş bulamamak korkuttu beni başta. Xavier’i yeni işine götürdüm getirdim, yolları öğrettim. Biraz valizleri açıp yerleşelim derken ancak vakti geldi iş aramaya başladım da buldum bile! İstanbul’a gelip de ikinci haftada iş bulacağımı asla düşünmemiştim…

Hep şükrettim. Bir yandan da hayatı azıcık tanıyan ve acılarla yeterince dans etmiş biri olarak düşünmeden edemedim, acaba bir şey mi çıkacak, bir rüzgar esecek de fırtınalar mı kopacak… Hayır Nesli, dedim, saçmalama, olumlu düşün, bak ne güzel gülümsüyor yeni hayat…

Bir ay oldu geleli… Ne sevdiklerimi arayabildim, ne sinemaya gidebildim. Hem çok yoğun bir işe daldım hem de hiç arkadaşı olmayan Xavier’i kendi başına bırakmak istemedim. İşte son günleri İstanbul Bienali’nin. “İnsan neyle yaşar?” afişlerini gördüm elbet ama hiçbir etkinliği göremedim… Mecidiyeköy’deki afişleri her gördüğümde ayrıca düşündüm, “İnsan niçin yaşar?”… Sanırım bugün bu sorunun cevabını buldum: İnsan duyguları için yaşar…

Üniversiteden mezun olduğumdan beri ayak basmadığım şehirde aklım da kalbim de. Ne zaman ve nasıl orda olabilirim, bu çok sevdiğim insanı en yakın ne zaman görebilirim onun derdindeyim…

Gençtim, küçücüktüm. Dünyaya ait algılarım yıldan yıla, aşktan aşka değişiyordu. Kan bağının kutsal olmadığını keşfettiğim zamanlarda ağabey dediğim bu adam hem ailemden biri hem de dostum olmuştu. Eşiyle de çok iyi anlaştık ve öyle çok güldük, öyle güzel zamanlar geçirdik ki… Sonra kızı olduğunda… Sevincimden ağladım, kendi kardeşimin mutluluğu gibi sevindim ve hep bu duygunun, onunla olan ilişkimin kıymetini bildim… İleriki hayatımda onunki gibi bir evlilik yapmak istedim. Daha doğrusu onun gibi anlayışlı, ince düşünceli ve egolardan arınmış bir erkek hayal ettim. Türkiye’ye yerleşmeye karar verdiğimizden beri bir gün Xavier’i İzmir’e götürmeyi zaten planlıyordum. Muhtemelen Xavier’i tanıştırırken ona “Bak işte sana en çok benzeyen kocayı buldum.” diyecektim ve ona dair hislerimin bu kadar detayını bilmediği için şaşkın şaşkın bakacaktı yüzüme…

Bugün, 2 aydır boğuştuğu hastalığını öğrendiğimde yaşadığım çöküntü sanki İstanbul’daki hayatımıza dair bir hayal kırıklığıydı. Sanki böyle olmaması gerekiyordu. Neden dememek için, isyan etmemek için kendimi dizginlemeye çalışıyorum. İçim yine de çığlık çığlığa…

Ne fark eder… Ailesinin yanında benim yaşadığım ne ki, diyorum. Hep düşünüyorum şimdi, sadece düşünüyorum, kendi duygularım var sadece… İnsan niçin yaşar sorusunu ezbere cevaplıyorum: Duyguları için

Thursday, July 09, 2009

Hayal...

Zaman uzerine dusunuyorum bugunlerde...

Birden hayalsiz zamanlarim aklima geliyor. Ingiltere'ye gelmeden birkac ay onceydi. Kirik kalbimi buyuk oranda onarmistim da sanki bir tedavinin yan etkisi gibi telasla fark etmistim, hayalsizdim!! Iyiydim, mutluydum, arkadaslarimla harika zaman geciriyor, kendimle barisiyordum. Ama bir eksiklik vardi, hayallerim o ara gitti galiba...

Sonra huzunlerle kapli cok guzel bir havada Londra karsiladi beni. Harika bir sessizlik ve yalnizlik yasadim burda aylarca. Ufak ufak geri geldi hayal kurma mekanizmam. Ne de iyi etti...

Boylece gecti zaman... gecti zaman...

Simdi kendimi hayal kurarken yakaliyorum bol bol... Icim isiniyor, yazmak istiyorum kurduklarimi...

Bos bir ev hayal ediyorum Istanbul kisa hazirlanirken. Hali yok, perde yok, karyola yok. Sadece bir dosek, bir gardrop. Iki saksi cicegi. (kis gunesiyle feslegen yetisir mi ki evde?) Sadece en temel ihtiyaclar icin birkac elektrikli esya, bir camasir makinesi, bir ocak, bir buzdolabi. Bunlardan baska her sey luks. Ve doymaya yetecek kadar arac, 1 tencere, 1 tava, dort tabak... Londra'dan getirebilecegimiz tasimasi kolay kucuk LCD televizyon... (Xavier'in televizyon bagimliligini bir sure idare edecektir ama Fransizca ya da Ingilizce kanallar sart)

Bu esyalar evi hala bos gosterecek kadar ufak, basit ve eksik... Benim asil hayalini kurdugum, koca bir kitaplik...

O kadar cok kitap, o kadar cok yazar var ki merak ettigim, duydugum ama uzak kaldigim, yillar once ordan burdan elime gecen ama hic benim olmayan sevdigim kitaplar... Bunlarin hepsini ayni raflarda toplamak istiyorum. Bulasik makinesi alacagima once o raflari doldurmak istiyorum mesela...

Sonra Xavier'in bir Belcika gelenegi olan cizgi romanlari... Bir kismi Londra'da, bir kismi Fransa'da MasalEv'de... Onlarin hepsini getirmek, bir araya koymak lazim Istanbul'da. Sirf onlari okuyabilmek icin daha da cok istiyorum bir gun Fransizca ogrenmeyi... Cok guzel ciltleri var, harika kapak tasarimlari. Kimisinin Noel zamani cikarilan ozel serileri...

Annemden Mesnevi'nin 6 ciltlik yeni baskisini mi istesem ceyiz olarak? Ama o bana utu, tabak canak almak istiyor...

Ben yine de hayal kuruyorum. O bos evde, los bir ogleden sonra... halisiz, ciplak parke yerlerde kutularindan cikip raflara yerlesmeyi bekleyen kitaplar... Cogunlugu Turkce ve Fransizca, bir kismi Ingilizce kitaplar... Eminim yine tartisacagiz Xavier'le, o boy sirasina koymak isteyecek kitaplari, ben iceriklerine gore gruplandirmayi. Sonucta demokratiz ikimiz de, herkes kendi kitaplarini istedigi gibi duzenleyebilecek...

Hayal... Nasil ozlemisim seni...

Dun gece uyumam gereken zamanda bunlari dusunup once dusunduklerimi anlatmak yerine sunu soyledim Xavier'e "Bir romanin 20 liraya satildigi bir ulkede elbette toplum gelisemez." Yari uykulu "Nerden cikti simdi bu?" dedi Xavier. Ben de ona gunlerdir kurdugum hayalden bahsettim. Boyle guzel guzel hard back kitaplar alalim ama, dedi uykudan kopan bir sesle. Sekilcidir kendisi. Yok oyle paper back-hard back ayrimi Turkiye'de, en berbat kagit kapak icin 15-20 lira odersin bir kitaba. Insanlarin almaya parasi yok ki nasil okuyup da gelisecek... diyordum ki Xavier'in coktan uyku diyarina gittigini hissettim.

Olsun, Turkce'de beni bekleyen bir suru oyku ve roman var ve sadece birkac ay uzagimdalar...

Tuesday, April 28, 2009

EN YAKIN ARKADASINIZIN HAMILE OLDUGUNU OGRENIRSENIZ, NE YAPARSINIZ?

  • Ondan daha buyuk bir sok yasarsiniz zira o hamile kalma ihtimalinin ve yaptigi eylemin farkindadir ama sizin icin yepyeni bir durumdur bu.
  • Sokunuzu asla ona belli etmez, aksine onun darmadaginik olan kafasini toparlamaya calisirsiniz.
  • Icten ice siranin kendinize geliyor olmasina sevinir, "Annelige daha hazir degilim." seklindeki modernist soylemlere goz kirparsiniz.
  • 9 aylik bir seruvenin baslangicinda olmanin tadini cikartirsiniz.
  • Akilli davranip dostunuza destek olur, iyi bir paylasim saglarsaniz, harika bir deneyimi bedavaya getirmis olursunuz.
  • Bir yandan onun yasadigi duygulari merak edip hafiften kiskanir ote yandan da nasilsa yakin gelecekte tecrube edeceginiz bulantilara, sancilara, duygusal calkantilara gulumseyerek sapka cikartirsiniz.
  • Etraftan bebeklere, annelige ve baba kavramina dair tum hikayeleri toplayan secici alginiza hayran kalirsiniz.
  • Arkadasinizin anneliginden once partnerinin babalik halini dusunur, onunla konusmak, tuyolar vermek, iyi bir baba olmasini saglamak istersiniz.
  • Onunden gectiginiz tum oyuncakcilar ve bebek magazalarinin potansiyel musteri grubuna girersiniz bir anda, hem de bireysel hicbir caba harcamadan.
  • Dostunuzun yiyip ictiklerini dusunursunuz bol bol. Yazik, annesi, kayinvalidesi, ablalari derken bir de siz cikiverdiniz.
  • Topluma dair tum elestirilerinizin hedefi olur bu hamile kadin, bir anda!! Onun hayatla ilgili algilarini sorgular, cocuk yetistirme tarzini merak eder, akil vermek icin inanilmaz bir bilgelik taslarsiniz.
  • Hayati cok, daha cok sorgularsiniz...
  • Birden cok farkli, daha once oldugundan cok daha basit gelir hayat.
  • Yeni bir nefes, yeni bir umut anlamina donusur yasaminizda.
  • O dogacak bebegin annesinin en yakin arkadasi olma fikri icinizi isitir. Kan bagi olmadan, genetik benzerlikler tasimadan bunca kendinizden hissedersiniz baska bir rahimde atan kalbi...
  • Annesini bir kenara birakip bebege odaklanirsiniz bazen... Onun hayatinda hep var olmayi dilersiniz.
  • Hani o ebeveynlerden gizlenen sirlarin paylasildigi 'buyuk'lerden olmak istersiniz. Catlak, deli dolu, farkli... diye anilmak bir genc tarafindan.
  • Ona bebekken okuyacaginiz hikayelerin, ilk gencliginde hediye edeceginiz muzik albumlerinin hayalini kurarsiniz.

Friday, September 05, 2008

AB vatandasi olmanin dayanilmaz hafifligi...

AB Yalanina Hala Inanan Var mi?

Oyle bir milli hirs haline getirdik ki bunu, elbet bir gun olacak...

Olsun da nasil olursa olsun...

Bizi istemeyeni biz hic istemeyiz, AB'ye girmeyiverelim canim...

Asil AB kaybediyor...

Yine de bir gun olacak!!

Bunca karmasik duygu icinde Turk halkinin hala bu senaryoya inaniyor olmasi bana cilginlik gibi geliyor. Aslinda 'disarida' olmamdan dolayi resmin butununu daha iyi gorebiliyorum. Siradan AB vatandaslariyla konusuyorum her gun bire bir. Elbette Turkiye'nin olasi AB uyeligi gundelik sohbetlerimize konu oluyor. Ve Londra'da gecirdigim zaman ilerledikce daha da inanmaz oluyorum AB vatandasi olabilecegimiz hayaline...

Fransiz arkadasim Adrien diyor ki, Nesli tum Turkiye Istanbul olsa, AB'ye girmenizi isterdim...

Baska bir Avrupali arkadas diyor ki, "Evet Polonya'yi, hatta Romanya'yi aldik cunku bizim icin ucuz uretim sansi demek. Oralara fabrikalar kurup is gucunden hammaddeye her seyi daha dusuk maliyetli uretebiliriz. Bu noktada Turkiye akilli bir yatirim olmazdi, hem fiziksel olarak uzak hem de orta doguyla sinir komsusu..."

Baska birisi icin Turkiye demek Iran, Irak ve Suriye'yle komsu olmak demek. Arkadasim Remi, bunu asla istemiyor. Avrupa'yi Irak komsusu olarak hayal edemiyor. Hele hele 6 yildir suren savas hala aktifken...

Ayrica cok klise soylemler var, cografi olarak Turkiye'nin sadece %15'i Avrupa kitasindayken, niye AB icinde yer alasiniz ki? Ama bunun karsiligi basit, AB bir politik ve ekonomik topluluk. Sadece fiziksel sinirlarla yurumuyor. Yoksa Eurovizion'da, guzellik yarismalarinda, tum futbol karsilasmalarinda niye Avrupa grubunda olalim ki?.. Avrupa Birligini bunlardan ayri tutmak lazim...

Bir de benim vardigim yargilar var. Mesela 70 milyonluk nufusuyla Turkiye'nin AB parlamentosundaki "ikinci en buyuk ulke" olma konumu. Dusunsenize, Turkiye Fransa'dan bile cok sandalye elde edecek. Almanya'dan sonraki en buyuk ulke... Iste burda hayallerden uyanmak gerekiyor! Bu 70 milyonluk musluman ulkeyi kimse bastaci etmeyecek... Kultur mozaigi deniyor bugunlerde, Avrupa'ya renk getirecekmisiz. Soyler misiniz Allah askina, hangi Hiristiyan (ki buyuk kismi inancsiz) topluluk Muslumanlarin ileri derecede soz sahibi oldugu bir meclis tarafindan yonetilmek ister?

Bir diger gerceklik, ilimli islamin nasil da geri tepecegi. Onceki yazilarimda belirttigim gibi AKP'nin yukselisi Avrupalilar tarafindan desteklense de is masaya oturmaya gelince her turlu dindarlik korku yaratiyor. Bilim yuzyillardir cagdaslasmanin temeli olmusken her turlu dini unsur, insanlari kaygilandiriyor. Hele bir de 11 Eylul sonrasi Islamci teror akimlari...

Bir de yazilip cizilmeyen gerceklikler var. Rahmetli Ismail Cem'in bu konuda calismalari olmustu, AB'ye girsek bile seyahat ozgurlugu ve calisma izni haklarimizin olmayacagini anlatmak yonunde. Peki ben seyahat etmek icin hala vizeye gereksinim duyacaksam ve herhangi bir Avrupa ulkesinde kendi meslegimde profesyonel olarak calisamayacaksam Avrup Birligi vatandasi olmak ne demek?.. Ciddi bir sekilde bu konuda bilgi sahibi olmak isterdim. Hukumetimizin ille AB'ye girecegiz hirsi bu eksikliklerle ici bos bir balona donusebilir...

Tabii siradan vatandas Ingilizlerin saskinliklarini bilmiyor: "Aaa, Fransa'ya gitmek icin bile mi vizeye ihtiyacin var Nesli? Neden?.." Onlar icin tum kita tek bir sinir ulkesi gibi oldugu icin, sadece kimlikleriyle pasaporta bile gereksinim duymaksizin her yere gidebildikleri icin bizim durumumuzu anlamalari zor tabii...

Tabii ki ben de AB standartlarina kavusmak isterdim. Mesela cocuklu ya da fakir ailelere yapilan sosyal yardimlar (sadece belirli bir dindar gruptan bahsetmiyorum, her vatandasin esitce yararlandigi haklar!!), calisma haklari, insan haklari, demokrasi, cevre haklari, escinsel haklari gibi sosyal alanlarda AB seviyesini yakalamayi isterdim.

Ayni ajansta birlikte calistigim reklamci arkadasim Hakan'in tiraji-komik bir onermesi vardi: "Bu AB ilerde Premium ya da Gold kredi kartlari gibi yeni bir elit statu yaratirsa ancak o zaman biz de var olan alt statuden birlige girebiliriz."

.............

Keske... Keske uyanabilsek...

Tuesday, August 19, 2008

a little surprise for My Husband



It's been one month today since I started saying "I'm married." or calling Xavier "my husband".

I was not a woman dreaming of a marriage for a lifetime or all those well-known stories about a wedding. But you my love, only you made my life. I'm just thankful to be loved so beautifully.

It's so nice to love you, Xavier, that I'm just being myself. It's the first time someone understands my feelings so deeply. You always support me as I am and share everything with me -that's what I most like in our relationship.

Do you remember that day, a couple of weeks before our wedding, that we missed the flight to Paris because of me. Yes, I'm announcing it right here! :) I had never felt so stupid in front of you. You were pretty right to be angry with me and could say anything. But what you did was just understanding me in that peticular moment. Because I was very upset and you felt it on the phone. As I was about to cry in the train, you texted me saying you loved me. Of course I didn't expect this. You were sweet and made me smile. It was a little moment that I'll never forget. You touched my heart. I realized that day it was something I had given up looking for. It was you, only you in my life who made me feel loved even in a horrible moment... And that was the story I told my mum and my sister in our wedding about how I loved you.

Yes I love you my Xavier, because you never promised miracles. We never wanted a blown up dream to share about a future. That was the life as simple as it is. This is only a journey and we are passengers. Now I am really happy that you are sitting next to me, we are passing by roads, valleys, days and nights... Together. We are walking, driving, flying together... and together...

You are my love, my home, my family and my husband now. The life journey is getting more and more colourful every day with you. We are passengers. We are together. Love me... Stay with me...


Nesli Ceux

Friday, August 15, 2008

kime demokrasi?..

Az once Istanbul semalarindayken simdi minubuse atmisim kendimi, annemin kollarina kavusmak uzereyim. Iki bucuk yildir uzaktayim ama her 4-5 ayda birkac gunlugune de olsa gelebiliyorum Istanbul'a...

Bakiniyorum minubuste, yanimdaki kadinla birlikte 4 siyah carsafli kadin oturuyor ve 5 tane turbanli bayan var. Sadece ben ve arkada oturan genc kadin; ikimiziz basi acik. Yuzume vuran sicagi unutup dusunuyorum, eger bu gercekci bir orneklem grubu olsaydi, Turkiye'den bir kesit... Sacmalama Nesli, diyorum kendi kendime, bir minubusle bilimsel bir yargiya varamazsin. Az sonra minubus duruyor bir genc kadin daha biniyor, siki sikiya turbanini baglamis ve yuksek sesle bir "Bismillah!.." diyerek adimini atiyor iceri. Neden, diyorum kendi kendime, neden insanlar inanclarini reklam etme geregi duyuyor?.. 'Sicaga' dayanamiyor ve minubusten erken inip eve yuruyorum...

KILIK KIYAFET OZGURLUGU
Simdi Turkiye'de turban kamusal alanda ve ozellikle universitelerde kabul edilse, kiyafet ozgurlugu ilan edilecekmis gibi... Ama zaten basi aciklar icin de boyle bir ozgurluk yok ki Turkiye'de. Israil dogumlu ama Kanada'da uzun yillar yasamis eski ev arkadasim Shai anlatmisti, Kanada'da insanlarin kiyafetlerini kisitlayan hicbir yasal uygulama yok. Yani sokakta bir genc kiz tisortunu cikartip sutyeniyle dolassa, polisin ya da herhangi bir otoritenin mudahale hakki yok. Bazi ulkeler bu kadar 'ozgur' olmakla birlikte bunu cogu Avrupa ulkesi ve Amerika'da yapamiyorsunuz.

Simdi Turkiye gercekligine dondugumuzde, boyle bir ozgurlugun olmadigini cok acik gorebiliriz. Kaldi ki universitelerde iccamasiriyla bir kizin derse kabul edilmeyecegini de biliriz (aslinda bu, turban eylemleri sirasinda harika bir karsit protesto fikri olabilirdi!!). O zaman bu ucsuz bucaksiz ozgurluk istemi biraz daha ici bos gorunebilir belki...

KIME DEMOKRASI?
Son alti yildir en cok ismini duydugumuz kavram demokrasi. Peki kime demokrasi? Elbette inananlara, hem de onlar gibi inanip tam da onlarin istedigi stilde basini ortenlere ve cuma ogle vakti dukkanini kapatana demokrasi. Demokrasi ise asil derdimiz, nicin 'oteki'lerin adi gecmiyor? Escinseller ne olacak? Turkiye'de bugune kadar hangi ust duzey yonetici ya da siradan bir ofis calisani escinselligini ilan edebilmis? Engelliler, Turkiye'de yasayan gayrimuslimler ve yabancilar peki? Kac tane kadirimda tekerlikli sandalye gecisi var, kac tane otobus engelli vatandaslarin seyahat ozgurlugune yardimci oluyor?..

Bir devlet kurumunda gorevli olan dayim, yaz tatili icin kurulusun Antalya kampina gitmisti. Simdilerde her yer guvenlik onlemi adi altinda kameralarla gozetleniyormus. "Ozellikle restoranda bir suru kamera var ve calisanlar buraya tatile geliyor ama icki icemiyorlar korkularindan, kameralar var, mimlenecegiz diye. Olsun ben ictim, inadina her aksam raki ictim kameralara karsi!" diyor dayim...

Bir de gazeteciler ve karikaturistler var. Sanirim 85 yillik demokrasi tarihimizde son 6 yildir oldugu kadar tazminat odemedi gazeteci-yazarlar. Bu kadar demokrasiden bahseden bir hukumet, bir turlu ozgur dusunceyle barisamadi, karikaturun kendi dogasindan gelen karsit fikirleri sindiremedi. Her propagandada ozgurluk dendi, ama kimse 301. maddeye dokunmadi. Erdogan, ben yasadim 301 sacmaligini, artik insanlara ozgurluk ve demokrasiyi gosterelim, demedi. Secimler gecti, silah arkadaslari degisti, en cok da demokrasi adi zikredildi ama ozgur dusunce adina bir arpa boyu yol alinamadi...

Demokrasi, ne kadar cogulculuk, ne kadar insan hakki, ne kadar saygi, ne kadar empati ve ne kadar farkli karsit gorus iceriyor? Kavramin isminden once bunlari sorgulamak lazim...

Tuesday, August 12, 2008

Ozgurluk metro vagonunda

Gecenlerde okumustum, Zulfu Livaneli soyluyordu, kucuk bir cocugun buyudugunu nasil anne babasi fark etmez de baskalari anlarsa Turkiye'nin bugunku durumu da oyle. Icerdekiler degisimi goremiyor ama uzun yillardir Turkiye'de yasamamis vatandaslar farki anlayabilmektedir. Cok dogru bir saptama ve tam da benim hislerimin aciklamasi...

Londra'dan Turk gazetelerini okurken basinin epey bir acilip sacildigini goruyorum. Malum bir de yaz mevsimi, herkes Bodrum'da, Marmaris'te, incecik bikiniler ve atletik vucutlar bol bol gazetelerde. TV haberleri de cok farkli degil. Hep bir zevk-i safa... Peki evlerin ici, sokaklarin kaldirimlari nasil siradan vatandasin etrafinda? Sokaklarda mini etekli bir kadin gormek mesela...

Ben iste o Livaneli'nin tarif ettigi disaridaki insan olarak kendimde goruyorum degisimi. Istanbul'a onceki ziyaretlerimde diyordum ki "Onlarin istedigi gibi olmayacagim! Eger kendi kiyafetlerimi kisitlarsam, aman rahatsiz etmesinler diye giysilerimi secersem, onlar gibi olacagim. Toplum hep birlikte bir guzel kapanacak... Hayir!!" Ve buna ragmen, kendime ragmen, Istanbul'a son geldigimde (hem de havanin sicagina ragmen) son derece 'edepli' giyinmeye calistim, sirf sinirim bozulmasin diye. Sonuc? Erkeklerin bir kadinin boynunu, ensesini, en dogal yerlerini gormeye tahammulu yok. Tahammul de degil bu aslinda, buyuk bir doyumsuzluk. Gorebilecekleri her noktayi sonuna kadar degerlendirip iclerine cekmek, hazzina varmak istiyorlar. Cunku iste toplum kapaniyor, karariyor. Evlerindeki esleri disinda kimsenin sacini gormezse bu erkekler, baska saclar (ve daha neler neler) buyuk, ulasilmaz, bir o kadar da tatli zevklere donusmeyecek mi?..

Bu kadar degildi onceden... Genc kizlik yillarimi hatirliyorum, herkes daha bir kendi halinde ve ozgurdu... Ve bir de Londra'daki diger muslumanlar var. Endonezyali arkadasim Sufi ve Bangladesli Mohammed... Bu adamlarda da goruyorum ayni acligi, ulkelerinde -kapali- esleri var, eslerinin kendilerini sadece kocalarina saklamasindan/gostermesinden gururla bahsediyorlar, sadiklar da uzaktaki hanimlarina ama Londra'da gordukleri karsisinda aynen Turk erkeginin acligi ve goz doyurma takintisi var...

Istanbul artik erkeklerin yasam alani. Koca bir acik arazi, ucsuz bucaksiz. Bozkir gibi. Hani her ne yaparsaniz aninda gozetleneceksiniz. Kameralara gerek yok, erkek gozleri dogal olarak zoom yapabiliyor. Erkek erkege gayet rahatlar. Futbol, din, siyaset bir yere kadar idare eder. Peki ya bir kadin gecerse bu bozkirdan? Ya yere dusurdugu kagida uzanmak icin egilir de beli azicik acilirsa? Ya onu onunden goruyorsaniz ve tisortunun yakasi kazara yer cekimine yenik duserse?

Nedir aciklamaniz? "O da oyle giyinmesin kardesim!" Aynen tecavuzculerin savunmasi gibi, oyle giyindi, onu yapti, tahrik etti... Cunku kadin olarak sizin secme sansiniz yok, onlarin dusundugu gibi davranmak zorundasiniz ya da sonucu hak ediyorsunuz iste... Cunku onlar zavalli, erkek dedigin iradesizdir, dogasinda vardir, yapar. Nokta.

Londra'da en yogun saatlerde metroya ya da otobuse binen Turk kadinlari, ozgurlugun nasil bir sey oldugunu bilirler. Kimse size azicik dokumanin, degmenin hazzinin (!) farkinda degil burada. Bana gelince... Metroya frapan giyimli ya da dekolteli bir kadin binse mesela ben hemen etraftaki erkekleri gozlemeye basliyorum. Sonuc sifir. Neredeyse kimse basini cevirip bakmadi bile kadina... Aa, su genc kiz cantasini dusurdu de egildi yere, beli acildi. Ne yani erkekler bakip da bundan zevk mi alacak, amaan Nesli kimin umurunda?!.

Simdi, 3 hafta once evlendigim sevgilim, kocam, Xavier ilerde Istanbul'da yasamak istedikce ben dusunuyorum... Cok sevdigim sehrim, ailem, gecmisim... Peki kadinligim ne olacak, fikirlerim, algilarim? Kadin olarak nasil yasanir Istanbul'da?..