Tuesday, April 28, 2009

EN YAKIN ARKADASINIZIN HAMILE OLDUGUNU OGRENIRSENIZ, NE YAPARSINIZ?

  • Ondan daha buyuk bir sok yasarsiniz zira o hamile kalma ihtimalinin ve yaptigi eylemin farkindadir ama sizin icin yepyeni bir durumdur bu.
  • Sokunuzu asla ona belli etmez, aksine onun darmadaginik olan kafasini toparlamaya calisirsiniz.
  • Icten ice siranin kendinize geliyor olmasina sevinir, "Annelige daha hazir degilim." seklindeki modernist soylemlere goz kirparsiniz.
  • 9 aylik bir seruvenin baslangicinda olmanin tadini cikartirsiniz.
  • Akilli davranip dostunuza destek olur, iyi bir paylasim saglarsaniz, harika bir deneyimi bedavaya getirmis olursunuz.
  • Bir yandan onun yasadigi duygulari merak edip hafiften kiskanir ote yandan da nasilsa yakin gelecekte tecrube edeceginiz bulantilara, sancilara, duygusal calkantilara gulumseyerek sapka cikartirsiniz.
  • Etraftan bebeklere, annelige ve baba kavramina dair tum hikayeleri toplayan secici alginiza hayran kalirsiniz.
  • Arkadasinizin anneliginden once partnerinin babalik halini dusunur, onunla konusmak, tuyolar vermek, iyi bir baba olmasini saglamak istersiniz.
  • Onunden gectiginiz tum oyuncakcilar ve bebek magazalarinin potansiyel musteri grubuna girersiniz bir anda, hem de bireysel hicbir caba harcamadan.
  • Dostunuzun yiyip ictiklerini dusunursunuz bol bol. Yazik, annesi, kayinvalidesi, ablalari derken bir de siz cikiverdiniz.
  • Topluma dair tum elestirilerinizin hedefi olur bu hamile kadin, bir anda!! Onun hayatla ilgili algilarini sorgular, cocuk yetistirme tarzini merak eder, akil vermek icin inanilmaz bir bilgelik taslarsiniz.
  • Hayati cok, daha cok sorgularsiniz...
  • Birden cok farkli, daha once oldugundan cok daha basit gelir hayat.
  • Yeni bir nefes, yeni bir umut anlamina donusur yasaminizda.
  • O dogacak bebegin annesinin en yakin arkadasi olma fikri icinizi isitir. Kan bagi olmadan, genetik benzerlikler tasimadan bunca kendinizden hissedersiniz baska bir rahimde atan kalbi...
  • Annesini bir kenara birakip bebege odaklanirsiniz bazen... Onun hayatinda hep var olmayi dilersiniz.
  • Hani o ebeveynlerden gizlenen sirlarin paylasildigi 'buyuk'lerden olmak istersiniz. Catlak, deli dolu, farkli... diye anilmak bir genc tarafindan.
  • Ona bebekken okuyacaginiz hikayelerin, ilk gencliginde hediye edeceginiz muzik albumlerinin hayalini kurarsiniz.

Friday, September 05, 2008

AB vatandasi olmanin dayanilmaz hafifligi...

AB Yalanina Hala Inanan Var mi?

Oyle bir milli hirs haline getirdik ki bunu, elbet bir gun olacak...

Olsun da nasil olursa olsun...

Bizi istemeyeni biz hic istemeyiz, AB'ye girmeyiverelim canim...

Asil AB kaybediyor...

Yine de bir gun olacak!!

Bunca karmasik duygu icinde Turk halkinin hala bu senaryoya inaniyor olmasi bana cilginlik gibi geliyor. Aslinda 'disarida' olmamdan dolayi resmin butununu daha iyi gorebiliyorum. Siradan AB vatandaslariyla konusuyorum her gun bire bir. Elbette Turkiye'nin olasi AB uyeligi gundelik sohbetlerimize konu oluyor. Ve Londra'da gecirdigim zaman ilerledikce daha da inanmaz oluyorum AB vatandasi olabilecegimiz hayaline...

Fransiz arkadasim Adrien diyor ki, Nesli tum Turkiye Istanbul olsa, AB'ye girmenizi isterdim...

Baska bir Avrupali arkadas diyor ki, "Evet Polonya'yi, hatta Romanya'yi aldik cunku bizim icin ucuz uretim sansi demek. Oralara fabrikalar kurup is gucunden hammaddeye her seyi daha dusuk maliyetli uretebiliriz. Bu noktada Turkiye akilli bir yatirim olmazdi, hem fiziksel olarak uzak hem de orta doguyla sinir komsusu..."

Baska birisi icin Turkiye demek Iran, Irak ve Suriye'yle komsu olmak demek. Arkadasim Remi, bunu asla istemiyor. Avrupa'yi Irak komsusu olarak hayal edemiyor. Hele hele 6 yildir suren savas hala aktifken...

Ayrica cok klise soylemler var, cografi olarak Turkiye'nin sadece %15'i Avrupa kitasindayken, niye AB icinde yer alasiniz ki? Ama bunun karsiligi basit, AB bir politik ve ekonomik topluluk. Sadece fiziksel sinirlarla yurumuyor. Yoksa Eurovizion'da, guzellik yarismalarinda, tum futbol karsilasmalarinda niye Avrupa grubunda olalim ki?.. Avrupa Birligini bunlardan ayri tutmak lazim...

Bir de benim vardigim yargilar var. Mesela 70 milyonluk nufusuyla Turkiye'nin AB parlamentosundaki "ikinci en buyuk ulke" olma konumu. Dusunsenize, Turkiye Fransa'dan bile cok sandalye elde edecek. Almanya'dan sonraki en buyuk ulke... Iste burda hayallerden uyanmak gerekiyor! Bu 70 milyonluk musluman ulkeyi kimse bastaci etmeyecek... Kultur mozaigi deniyor bugunlerde, Avrupa'ya renk getirecekmisiz. Soyler misiniz Allah askina, hangi Hiristiyan (ki buyuk kismi inancsiz) topluluk Muslumanlarin ileri derecede soz sahibi oldugu bir meclis tarafindan yonetilmek ister?

Bir diger gerceklik, ilimli islamin nasil da geri tepecegi. Onceki yazilarimda belirttigim gibi AKP'nin yukselisi Avrupalilar tarafindan desteklense de is masaya oturmaya gelince her turlu dindarlik korku yaratiyor. Bilim yuzyillardir cagdaslasmanin temeli olmusken her turlu dini unsur, insanlari kaygilandiriyor. Hele bir de 11 Eylul sonrasi Islamci teror akimlari...

Bir de yazilip cizilmeyen gerceklikler var. Rahmetli Ismail Cem'in bu konuda calismalari olmustu, AB'ye girsek bile seyahat ozgurlugu ve calisma izni haklarimizin olmayacagini anlatmak yonunde. Peki ben seyahat etmek icin hala vizeye gereksinim duyacaksam ve herhangi bir Avrupa ulkesinde kendi meslegimde profesyonel olarak calisamayacaksam Avrup Birligi vatandasi olmak ne demek?.. Ciddi bir sekilde bu konuda bilgi sahibi olmak isterdim. Hukumetimizin ille AB'ye girecegiz hirsi bu eksikliklerle ici bos bir balona donusebilir...

Tabii siradan vatandas Ingilizlerin saskinliklarini bilmiyor: "Aaa, Fransa'ya gitmek icin bile mi vizeye ihtiyacin var Nesli? Neden?.." Onlar icin tum kita tek bir sinir ulkesi gibi oldugu icin, sadece kimlikleriyle pasaporta bile gereksinim duymaksizin her yere gidebildikleri icin bizim durumumuzu anlamalari zor tabii...

Tabii ki ben de AB standartlarina kavusmak isterdim. Mesela cocuklu ya da fakir ailelere yapilan sosyal yardimlar (sadece belirli bir dindar gruptan bahsetmiyorum, her vatandasin esitce yararlandigi haklar!!), calisma haklari, insan haklari, demokrasi, cevre haklari, escinsel haklari gibi sosyal alanlarda AB seviyesini yakalamayi isterdim.

Ayni ajansta birlikte calistigim reklamci arkadasim Hakan'in tiraji-komik bir onermesi vardi: "Bu AB ilerde Premium ya da Gold kredi kartlari gibi yeni bir elit statu yaratirsa ancak o zaman biz de var olan alt statuden birlige girebiliriz."

.............

Keske... Keske uyanabilsek...

Tuesday, August 19, 2008

a little surprise for My Husband



It's been one month today since I started saying "I'm married." or calling Xavier "my husband".

I was not a woman dreaming of a marriage for a lifetime or all those well-known stories about a wedding. But you my love, only you made my life. I'm just thankful to be loved so beautifully.

It's so nice to love you, Xavier, that I'm just being myself. It's the first time someone understands my feelings so deeply. You always support me as I am and share everything with me -that's what I most like in our relationship.

Do you remember that day, a couple of weeks before our wedding, that we missed the flight to Paris because of me. Yes, I'm announcing it right here! :) I had never felt so stupid in front of you. You were pretty right to be angry with me and could say anything. But what you did was just understanding me in that peticular moment. Because I was very upset and you felt it on the phone. As I was about to cry in the train, you texted me saying you loved me. Of course I didn't expect this. You were sweet and made me smile. It was a little moment that I'll never forget. You touched my heart. I realized that day it was something I had given up looking for. It was you, only you in my life who made me feel loved even in a horrible moment... And that was the story I told my mum and my sister in our wedding about how I loved you.

Yes I love you my Xavier, because you never promised miracles. We never wanted a blown up dream to share about a future. That was the life as simple as it is. This is only a journey and we are passengers. Now I am really happy that you are sitting next to me, we are passing by roads, valleys, days and nights... Together. We are walking, driving, flying together... and together...

You are my love, my home, my family and my husband now. The life journey is getting more and more colourful every day with you. We are passengers. We are together. Love me... Stay with me...


Nesli Ceux

Friday, August 15, 2008

kime demokrasi?..

Az once Istanbul semalarindayken simdi minubuse atmisim kendimi, annemin kollarina kavusmak uzereyim. Iki bucuk yildir uzaktayim ama her 4-5 ayda birkac gunlugune de olsa gelebiliyorum Istanbul'a...

Bakiniyorum minubuste, yanimdaki kadinla birlikte 4 siyah carsafli kadin oturuyor ve 5 tane turbanli bayan var. Sadece ben ve arkada oturan genc kadin; ikimiziz basi acik. Yuzume vuran sicagi unutup dusunuyorum, eger bu gercekci bir orneklem grubu olsaydi, Turkiye'den bir kesit... Sacmalama Nesli, diyorum kendi kendime, bir minubusle bilimsel bir yargiya varamazsin. Az sonra minubus duruyor bir genc kadin daha biniyor, siki sikiya turbanini baglamis ve yuksek sesle bir "Bismillah!.." diyerek adimini atiyor iceri. Neden, diyorum kendi kendime, neden insanlar inanclarini reklam etme geregi duyuyor?.. 'Sicaga' dayanamiyor ve minubusten erken inip eve yuruyorum...

KILIK KIYAFET OZGURLUGU
Simdi Turkiye'de turban kamusal alanda ve ozellikle universitelerde kabul edilse, kiyafet ozgurlugu ilan edilecekmis gibi... Ama zaten basi aciklar icin de boyle bir ozgurluk yok ki Turkiye'de. Israil dogumlu ama Kanada'da uzun yillar yasamis eski ev arkadasim Shai anlatmisti, Kanada'da insanlarin kiyafetlerini kisitlayan hicbir yasal uygulama yok. Yani sokakta bir genc kiz tisortunu cikartip sutyeniyle dolassa, polisin ya da herhangi bir otoritenin mudahale hakki yok. Bazi ulkeler bu kadar 'ozgur' olmakla birlikte bunu cogu Avrupa ulkesi ve Amerika'da yapamiyorsunuz.

Simdi Turkiye gercekligine dondugumuzde, boyle bir ozgurlugun olmadigini cok acik gorebiliriz. Kaldi ki universitelerde iccamasiriyla bir kizin derse kabul edilmeyecegini de biliriz (aslinda bu, turban eylemleri sirasinda harika bir karsit protesto fikri olabilirdi!!). O zaman bu ucsuz bucaksiz ozgurluk istemi biraz daha ici bos gorunebilir belki...

KIME DEMOKRASI?
Son alti yildir en cok ismini duydugumuz kavram demokrasi. Peki kime demokrasi? Elbette inananlara, hem de onlar gibi inanip tam da onlarin istedigi stilde basini ortenlere ve cuma ogle vakti dukkanini kapatana demokrasi. Demokrasi ise asil derdimiz, nicin 'oteki'lerin adi gecmiyor? Escinseller ne olacak? Turkiye'de bugune kadar hangi ust duzey yonetici ya da siradan bir ofis calisani escinselligini ilan edebilmis? Engelliler, Turkiye'de yasayan gayrimuslimler ve yabancilar peki? Kac tane kadirimda tekerlikli sandalye gecisi var, kac tane otobus engelli vatandaslarin seyahat ozgurlugune yardimci oluyor?..

Bir devlet kurumunda gorevli olan dayim, yaz tatili icin kurulusun Antalya kampina gitmisti. Simdilerde her yer guvenlik onlemi adi altinda kameralarla gozetleniyormus. "Ozellikle restoranda bir suru kamera var ve calisanlar buraya tatile geliyor ama icki icemiyorlar korkularindan, kameralar var, mimlenecegiz diye. Olsun ben ictim, inadina her aksam raki ictim kameralara karsi!" diyor dayim...

Bir de gazeteciler ve karikaturistler var. Sanirim 85 yillik demokrasi tarihimizde son 6 yildir oldugu kadar tazminat odemedi gazeteci-yazarlar. Bu kadar demokrasiden bahseden bir hukumet, bir turlu ozgur dusunceyle barisamadi, karikaturun kendi dogasindan gelen karsit fikirleri sindiremedi. Her propagandada ozgurluk dendi, ama kimse 301. maddeye dokunmadi. Erdogan, ben yasadim 301 sacmaligini, artik insanlara ozgurluk ve demokrasiyi gosterelim, demedi. Secimler gecti, silah arkadaslari degisti, en cok da demokrasi adi zikredildi ama ozgur dusunce adina bir arpa boyu yol alinamadi...

Demokrasi, ne kadar cogulculuk, ne kadar insan hakki, ne kadar saygi, ne kadar empati ve ne kadar farkli karsit gorus iceriyor? Kavramin isminden once bunlari sorgulamak lazim...

Tuesday, August 12, 2008

Ozgurluk metro vagonunda

Gecenlerde okumustum, Zulfu Livaneli soyluyordu, kucuk bir cocugun buyudugunu nasil anne babasi fark etmez de baskalari anlarsa Turkiye'nin bugunku durumu da oyle. Icerdekiler degisimi goremiyor ama uzun yillardir Turkiye'de yasamamis vatandaslar farki anlayabilmektedir. Cok dogru bir saptama ve tam da benim hislerimin aciklamasi...

Londra'dan Turk gazetelerini okurken basinin epey bir acilip sacildigini goruyorum. Malum bir de yaz mevsimi, herkes Bodrum'da, Marmaris'te, incecik bikiniler ve atletik vucutlar bol bol gazetelerde. TV haberleri de cok farkli degil. Hep bir zevk-i safa... Peki evlerin ici, sokaklarin kaldirimlari nasil siradan vatandasin etrafinda? Sokaklarda mini etekli bir kadin gormek mesela...

Ben iste o Livaneli'nin tarif ettigi disaridaki insan olarak kendimde goruyorum degisimi. Istanbul'a onceki ziyaretlerimde diyordum ki "Onlarin istedigi gibi olmayacagim! Eger kendi kiyafetlerimi kisitlarsam, aman rahatsiz etmesinler diye giysilerimi secersem, onlar gibi olacagim. Toplum hep birlikte bir guzel kapanacak... Hayir!!" Ve buna ragmen, kendime ragmen, Istanbul'a son geldigimde (hem de havanin sicagina ragmen) son derece 'edepli' giyinmeye calistim, sirf sinirim bozulmasin diye. Sonuc? Erkeklerin bir kadinin boynunu, ensesini, en dogal yerlerini gormeye tahammulu yok. Tahammul de degil bu aslinda, buyuk bir doyumsuzluk. Gorebilecekleri her noktayi sonuna kadar degerlendirip iclerine cekmek, hazzina varmak istiyorlar. Cunku iste toplum kapaniyor, karariyor. Evlerindeki esleri disinda kimsenin sacini gormezse bu erkekler, baska saclar (ve daha neler neler) buyuk, ulasilmaz, bir o kadar da tatli zevklere donusmeyecek mi?..

Bu kadar degildi onceden... Genc kizlik yillarimi hatirliyorum, herkes daha bir kendi halinde ve ozgurdu... Ve bir de Londra'daki diger muslumanlar var. Endonezyali arkadasim Sufi ve Bangladesli Mohammed... Bu adamlarda da goruyorum ayni acligi, ulkelerinde -kapali- esleri var, eslerinin kendilerini sadece kocalarina saklamasindan/gostermesinden gururla bahsediyorlar, sadiklar da uzaktaki hanimlarina ama Londra'da gordukleri karsisinda aynen Turk erkeginin acligi ve goz doyurma takintisi var...

Istanbul artik erkeklerin yasam alani. Koca bir acik arazi, ucsuz bucaksiz. Bozkir gibi. Hani her ne yaparsaniz aninda gozetleneceksiniz. Kameralara gerek yok, erkek gozleri dogal olarak zoom yapabiliyor. Erkek erkege gayet rahatlar. Futbol, din, siyaset bir yere kadar idare eder. Peki ya bir kadin gecerse bu bozkirdan? Ya yere dusurdugu kagida uzanmak icin egilir de beli azicik acilirsa? Ya onu onunden goruyorsaniz ve tisortunun yakasi kazara yer cekimine yenik duserse?

Nedir aciklamaniz? "O da oyle giyinmesin kardesim!" Aynen tecavuzculerin savunmasi gibi, oyle giyindi, onu yapti, tahrik etti... Cunku kadin olarak sizin secme sansiniz yok, onlarin dusundugu gibi davranmak zorundasiniz ya da sonucu hak ediyorsunuz iste... Cunku onlar zavalli, erkek dedigin iradesizdir, dogasinda vardir, yapar. Nokta.

Londra'da en yogun saatlerde metroya ya da otobuse binen Turk kadinlari, ozgurlugun nasil bir sey oldugunu bilirler. Kimse size azicik dokumanin, degmenin hazzinin (!) farkinda degil burada. Bana gelince... Metroya frapan giyimli ya da dekolteli bir kadin binse mesela ben hemen etraftaki erkekleri gozlemeye basliyorum. Sonuc sifir. Neredeyse kimse basini cevirip bakmadi bile kadina... Aa, su genc kiz cantasini dusurdu de egildi yere, beli acildi. Ne yani erkekler bakip da bundan zevk mi alacak, amaan Nesli kimin umurunda?!.

Simdi, 3 hafta once evlendigim sevgilim, kocam, Xavier ilerde Istanbul'da yasamak istedikce ben dusunuyorum... Cok sevdigim sehrim, ailem, gecmisim... Peki kadinligim ne olacak, fikirlerim, algilarim? Kadin olarak nasil yasanir Istanbul'da?..

Thursday, July 10, 2008

Biz ve onlar

Istanbul'da yeni bir konsolosluk saldirisi. Bu defa Amerika.

Cok gec saatte gece haberlerinde, BBC 2'de goruyorum haberi. Olay yeri goruntuleri ve sadece bir tek roportaj var bant kaydinda, o da turbanli bir kadinla yapilmis. Haberin icerigini unutuyorum, zaten benim derdim bu degil, detaylar bolca basinda yer alacak bugunlerde... Ama o turbanli kadinla yapilan -tek- roportaj canimi sikiyor, uykumu kaciriyor. Nicin Turkiye hakkinda gordugum tum haberlerde ya carsafli ya turbanli kadinlar yer aliyor? Hic mi basi acik kadin yok bu 'musluman' ulkede?

"Turkiye %99'u musluman bir ulkedir." Bu boyle bilinir. Cunku Turkiye'de insanlar "musluman degilim" demez direkt ve nufus cuzdanlarinda musluman olduklarinin belirtilmesini onemsemezler, Ingilizlerin hiristiyanliklari hakkindaki bakis acisi gibi, "Ailem musluman ama ben hicbir seyim." demezler. Azinliklari, diger din mensuplarini gectim peki inancsizlar ne oluyor Turkiye'de? Ya da farkli sekilde diye inananlar ya da vs... vs...ler? Onlara hic mi yasam alani tanimiyoruz?

Turbanin yukselisi sadece dindarlik mi? Ben buna guluyorum. Kendi inancima saygi duyulmasini bekledigim icin herkesin inancina son derece saygiliyim. Ama turbanin baska bir sey oldugu cok aleni; hatta 1-2 ay once basbakan da bunu agzindan kacirmadi mi?

Beni uzen ve rahatsiz eden sey, kadin kadina toplumda geldigimiz nokta. Cok degil yakin gecmise bakiyorum. En yakin arkadaslarim turbanliydi. Hicbir zaman rahatsiz olmadim. Kimsenin bana basortusu taktiramayacagi gibi, annemin basindaki basortusunu de cikarttirmasini kabul edemem. Ama zaten onceden basortusu inanca dair bir seydi ve biz hep birlikte rahattik. O zamanlar onlar da benim basi acik olmami ya da bikinimle denize girmemi elestirmiyorlardi. Ben de onlara korkuyla ya da ofkeyle bakmadim hicbir zaman.

Simdi, onceki paragrafta basladim iste, "biz" ve "onlar" demeye. Bunu AKP'nin yukselisiyle birlikte gazetelerde ilk gordugumde telaslanmaya baslamistim aslinda. Birkac ay once mesela, bir Londra ucusunda ucakta okuyorum, Sabah gazetesinin hafta sonu ekinde uzun bir roportaj "Islami Kesimin Cok Okunan Yazari" sifatiyla Emine Senlikoglu... Benim de erken genclik yillarimda okumuslugum vardir kendisini. Senlikoglu'nun roportajdaki uslubu ve "bizler" ve "onlar" seklinde kurdugu cumleler beni soke etti ve roportaji yapan basi acik ve genc kadinin halini dusundum. Aslinda yerinde olmak, Senlikoglu'yla iki laf da ben etmek isterdim... Ah ne isterdim!!! Medya yorumlari yapiyor Senlikoglu da mesela, gunun birinde Hulya Avsar'in kapanabileceginden umutlu oldugunu, ama Sibel Can'in kapanabilecegine inanmadigini soyluyor. Ne simdi bu yani? Toplumu -ve oncelikle kadinlari- ikiye ayirmislar, basini ortenler ve ortmeyenler seklinde, bir zafer edasiyla yukselislerini zikrederek nasil cogalacaklarini anlatiyorlar. Cunku siz onlardan degilseniz eger, cok da bir sey degilsiniz aslinda.

Ve amaclarina adim adim, sabirla ulasmalarini izliyoruz. Cok da farkinda degiliz ama biz ve onlar olmusuz bile...

Thursday, May 08, 2008

Haylaz Harry ve Bilal Erdogan...

Demokrasi reformalarini 100 seneden fazla zaman once gerceklestirmis Ingiltere'nin hala monarsiyi korumasini, bu ulkede insanlarin kraliceyi hala seviyor olmasini 2 yildir anlamis degilim.

Yine de bugunlerde yuzumu gulumseten haberler var. Gazete ve dergilerin magazin sayfalarinda bol bol gorulen iki genc prens William ve Harry; Prenses Diana'nin cocuklari...

Irak'ta Amerikan ve Ingiliz ordularinin varligini ne kadar elestirsem de (ki Ingilizlerin de Irak'a evlatlarini gondermeye cok tahammulu kalmadi artik) William ve Harry'nin kraliyet goreviyle Afganistan ve Irak'ta savas egitimi almak uzere bolgeye gidip 2-3 ay gecirmelerini takdir ediyorum...

Savasin her turlusune karsiyim.

Bu devirde insanlarin hala biraz daha toprak parcasi sahibi olmak icin birbirini oldurmelerini anlayamiyorum. Savas, her kosulda savas ve asla insani degil...

Ama bir yandan da sizin ulkeniz karsisinda bir durusunuz ve onurunuz var.

Bugun kimse Turkiye'de orduya gerek yok artik, askerlik hizmeti durdurulsun demiyor, diyemiyor.

Neden hala surdugunu bilemedigimiz bir savasta, kendi ulkemizde, hala kendi insanimiz oluyor.

Basbakan askerlik yan gelip yatma yeri degil dediginde ben acili annenin gozyaslarini akitiyordum, hakliydi, artik vatan sagolsun denecek bir sey yoktu ortada...

Yine de William Afganistan'a, Harry Irak'a gitti. Askeri uniformalarla, diger askerlerle birlikte. Iki genc prens, piril piril iki genc, yazik olur... denmedi.

Ben simdi Basbakan ve tum meclis uyelerinin ogullarinin askerlik hikayelerini merak ediyorum. Hepsini tek tek duymak istiyorum, yan gelip yatmis olsalar bile... Nerelerdeydiler??

Monday, May 05, 2008

Kral Ciplak...

Istanbul'u dusunuyorum bugun...

Turkce'de, Fransizca ve Ispanyolca'da oldugu gibi cinsiyeti yok sozcuklerin. Daha baska dillerde de var, her ismi disi ya da eril olarak ayiriyorlar. Bizde isimler cinsiyetsiz olsa da Istanbul hep narin, isveli ama yine de agirbasli, gizemli, bir o kadar cekici bir kadin gibi tasvir edilir. Cok da yakisir tum bu benzetmeler Istanbul'a...

Ilk defa bir aksam vakti Istanbul uzerinde uctugumda gece isiklarini gormus, buyulenmistim. Istanbul incecik bogazindaki iki gerdanlikla isil isil ve muhtesemdi...

Teoman 'Istanbul'da Sonbahar' sarkisinda uzgun ve yaslanmis, rimelleri akmis olarak anlattiysa da Istanbul hala genc bir dilber ve hep kadin...

Kolay mi essiz olmak; iki kitaya, binlerce yila, 3 buyuk medeniyete yayilmak...

Turizm kampanyalarinda da surekli buyuleyici guzelligini goruyoruz Istanbul'un.

Ya kesmekesleri? Istanbullular olarak raziyiz buna bir sekilde. Biraz da dunyanin herhangi bir buyuk sehrinde yasamanin bedeli, Londra, New York, Mexico City, Paris... Hepsinde az cok ayni.

Peki bugunun Istanbul'u?..

Ben son 2 yilimi epey uzak gecirdigim icin ara ara geldikce cok iyi fark ediyorum degisimleri. Her gelisimde biraz daha... Biraz daha... Teoman'dan daha karamsarim ben. Cok daha...

Cevizlibag'daki metrobus icin yapilan yeni ust gecit mesela... Merak ediyorum, her sabah milyonlarca kisinin gectigi o yolda kimse mi dusunmuyor bu koprunun ne kadar egreti, ne kadar 'cirkin' durdugunu? Evet cirkin bu, hicbir zevki, mimari tadi olmayan, sanki oylece alinmis konmus prefabrik, hani evde kendinizin de yapabileceginiz sacma sapan bir yapi...

Hem hangi akla hizmet hala bu devirde elektrik yerine benzinle calisan bir tasita ve kara yoluna yatirim yapiliyor, bunun neresi cevreci / Istanbulcu?..

Binalara bakiyorum, evlere, is yerlerine, alisveris merkezlerine... Hicbir binanin ruhu yok, oylece ust uste konmus beton parcalari, zevksiz renk ve desenlerle kaplanmis, basma bir entari gibi. Mimari dedigimizde aklimiza sadece Beyoglundaki Italyan ve Fransiz usulu binalar geliyor. Eski Istanbul evlerini de Gulhane Parki'nin hemen yanindan uzanan Sogukcesme Sokagi sahiplenmis, baska yerde goremiyorsunuz...

Anadolu yakasindan Avrupa'ya baktiginizda dogru duzgun yesil alan goremiyorsunuz artik... Kimlere, nasil yagmalandigi cok aleni olan guzelim ormanlarin yerinde luks villalar var simdi.

Yine de her seyden onemlisi Istanbul 'cirkin' artik. Bu, kimsenin soyleyemedigi, dilin varmadigi bir sozcuk ama gercek; cirkin, zevksiz ve ozelliksiz yapilarla gittikce cirkinlesen bir koca sehir... Bu yuzden mi artik insanlar daha sabirsiz, daha saygisiz? Kimsenin trafikte birbirine yol vermedigi gibi vapur kuyrugunda da herkes sizi ezip gecmeye calisiyor, yolda size carpan biri asla af edersiniz demiyor, kimsenin birbirine tahammulu yok. Belki de sanatin insan ruhundaki etkileri gibi. Once goz zevkiniz ve alginiz bozuluyor Istanbul'un yuzuyle ilgili, sonra iyimserliginiz, tahammulunuz ve tum olumlu duygulariniz dibe vuruyor... Sonucta gitgide kabalasan, sabirsizlasan, birbirine sikinti yaratan 15 milyonluk bir 'yigin' oluyorsunuz, toplum yerine...

Bunlari yaziyorum da koptum mu ben Istanbul'dan? Ait olmamanin verdigi bir burnu buyuklukle mi yaziyorum?

Ilk defa universite icin Izmir'e gittigimde hissetmistim 'o kadar' Istanbullu oldugumu.
- Nerelisin?
- Istanbulluyum.
- Iyi de koken neresi, ailen nereli?
- Aile kutugumuz Kirsehir'de ama en son 10 yil once gitmistim.
- Himm Kirsehir demek.
- Iyi de hic yasamadim ki ben orda. Havasini, suyunu bile bilmem. Dogma buyume Istanbulluyum ben.

Bunlari soylemek aslini inkar gibiydi basta, sanki sonradan takilmis bir yaka karti gibiydi Istanbullu olmak. Ben Alaattin ve Sevgi'nin 32 yil once aldigi apartman dairesinde dogup, yillar sonra baska sehirlere ve ulkelere savrulsam da hic ordan tasinmadim. Hala resmi ve daimi 'ev' adresim, aynen dogdugum yerin adresi.

Hayir, benim 'Kral ciplak!' deme sebebim bilakis, Istanbul'a ait duygularimdan odun vermeme sancilari... Sahi, Istanbul ilk Anadolulasmaya basladiginda denmisti degil mi, baska Istanbul yok!

Tuesday, April 22, 2008

Prosecco, Yandim Ali, Cizreli Mahmut...

Dun aksam, soylemesi ayiptir, Xavier'le harika bir yemek yapip yedik. Yanindaki bir sise Prosecco'dan olsa gerek cakir keyiftik ki, Meltem geldi. Laf lafi acti ve ben bir ara "Neler oluyor hayatta / Bir de su ruya gercek olsa olsa..." diye mirildanmaya basladim. Bu sefer de Meltem'le koca bir Hababam Sinifi muhabbeti... Xavier'e aciklamaya basladik karakterleri, hikayeleri... Ve hemen YouTube'dan klibi izlettik, kahkahalara boguluyorduk. Donemin modasina uygun olarak Hafize Ana'nin ve ogrencilerin mini mini eteklerini goren Xavier bu filmin ne zaman cekildigini sordu bana. 70'lerde, dedim. Cok ilginc, Nesli Turkiye'nin batidaki imaji cidden cok cok farkli, dedi. Biz zaten bu konulari cok zaman konusup kapatmistik da eski gunlerin boyle olmasi cok sasirtti onu. "Inan bana Turkiye 70'lerde cok daha acik fikirliydi." dedim. Ama ardindan gelen 80'leri ve 12 Eylul'u esgectim...

....

Gecen hafta Turkiye'den getirdigim DVD'lerden Son Osmanli Yandim Aliyi izliyoruz. Filmde Istanbul isgal altinda. Xavier bana soruyor; "Nesli bu Ingiliz ve Fransiz askerlerinin Istanbul'da isi ne?" Heh diyorum, iste bu! Iste 2 yildir benim anlatmak istedigim her sey bu soruda! Nasil da mutlu oluyorum bu filmi izledigimize!! Bir yandan filmi de kacirmadan kisaca anlatiyorum, "Hani ben sana hep diyordum ya Birinci Dunya Savasi'na Osmanli son anda girdi ve kaybetti, savas sonrasi da Turkiye paylasildi, bu gordugun askerler de Istanbul'un yeni sahipleri... Iste tam bu zamanda sana hep anlatmaya calistigim ulusal bagimsizlik savasimiz basliyor... Izle izle!.." Tabii ki Avrupa'nin bugunku sinirlarini belirleyen savas Ikinci Dunya Savasi oldugu icin Birinci Dunya Savasi ve sonuclariyla cok ilgilenmiyor Avrupalilar. Bizim kaderimizi tayin eden savas ise ilki oldugu icin bizler de ikincisi hakkinda cok bilgili degiliz. Biraz da gereksinim meselesi ama nihayet Kurtulus Savasi'nin ve Mustafa Kemal'in onemini biraz anlamaya basliyor Xavier...

....

Yine gecen hafta Can Dundar'in Nereye? kitabini okudum. Kitap 2001 yilinda yazilmis, yazarin yeni bin yila dair gozlemlerini, endiselerini ve hislerini iceriyor. Ben henuz okuyabiliyorum. Yil 2008. Cok sasiriyorum cunku yazilanlar neredeyse bugun yazilmis gibi. Yil itibariyle dunyanin kaderini degistiren ikiz kulelerin yikilisina tanik olunmus hep birlikte. Amerika, Afganistan ve Irak pesine dusmeye baslamis. O gunden bugune neredeyse her sey ayni. Tum dunya vatandaslarinin ickilerine atilmis Nuri Alco haplariyla uyutuldugunu dusunmeye basliyorum. Buyuk bir cilginliga tanik oluyoruz bu cagda. Ve ben hala Musluman oldugum halde terorist olmadigimi aciklamak zorundayim insanlara, hala kulelerde olenler icin uzuluyoruz ama bir yandan da yanibasimizdaki savas devam ediyor, 7 yildir insanlar hala oluyor!! Utaniyorum, birey olarak hicbir sey yapmiyorum. Yapamiyorum degil, yapmiyorum. Kendi derdime daliyorum belki... ya da sadece herkes gibi. Bu yuzden yazma ihtiyaci hissediyorum, yazinin kaliciligina guvenerek, hayattan af dileyerek...
....
3 hafta falan oluyor Milliyet'te online bir haber okuyorum. Cizreli 10 yaslarindaki ilkokul ogrencisi Mahmut, sinif baskanligindan haksiz yere alindigi gerekcesiyle bir kampanya baslatiyor ve yeniden sinif baskani seciliyor. Ozet bu. Haberin bakis aicisi da Mahmut'un kahramanligini duyuran, insanlari galeyana getiren bir uslupla kaleme alinmis. Olayin icerigi ise su, Mahmut gorevini kotuye kullandigi gerekcesiyle ogretmeni tarafindan gorevinden alinir, bundan sonra baslattigi kampanya icin de posterler basar, postere okul mudurunun de cep telefonunu yazarak -beni destekleyin- mesaji verir (sms oylariyla kazanilan Popstar kulturu) ve bu posterleri ilce merkezine, carsiya, dukkan duvarlarina asar. Halk da 'Bravo cocuga, hakkini ariyor' diye destek olup muduru ararlar, Mahmut'u desteklediklerini soylerler. Ve Mahmut azimle gorevini geri alir.
Okuyucu yorumlari ise haberden daha sacmaydi, herkes Mahmut'un kahramanligini takdir etmis, bu oyku azmin zaferi olarak sasaali bir sekilde kutlanmaya baslamisti. Herkes bu cocuk gibilere memleketin ihtiyaci oldugundan ve gercek demokrasinin boyle olmasi gerektiginden dem vuruyordu. Ta ki benim yazdigim online yoruma kadar.
Kisaca insanlara, Mahmut'un cabasini takdir ettigimi ancak sinif baskaninin okul disindaki halk tarafindan secilemeyecegini, bunun hicbir sekilde demokratik olmadigini, dis guclerin Mahmut'u desteklemek adina muduru arayarak onu sectigini ve sinif arkadaslari olan kendi secmen kitlesi degil de carsi esnafi tarafindan secilmesinin carpikligini aciklamaya calistim ve sonuna da ekledim "Kucuk Mahmut gariban edebiyati yaparak amacina ulasti cunku Turk halki nerde ezilmis varsa olayin aslini arastirmadan, ustune dusunmeden yardima kosar, destekler. Iste bu, AKP'nin bugun bu duruma gelmesine harika bir ornek." Benim yorumuma pozitif puanlar verenler oldu, benden sonra benimkine benzer bakis acisinda 1-2 yorum yazildi, sonradan haber online yayindan kaldirildi. Belki gundemde Fenerbahce-Chelsea maci gibi cok onemli gelismeler oldugundan belki de Milliyet gazetesi kendi haberindeki yanli bakis acisini fark ettiginden... Kim bilir...

Wednesday, April 16, 2008

Kisa Kisa...

Mart ayi sonlarinda fark ettim ki son uc ayda 6 farkli ulkeye ayak basmistim... Sikayetci miyim, kesinlikle hayir!! Hayatimda guzel degisiklikler de oldu. Kisa kisa ozet gecip asil yazmak istedigim konulara deginmeliyim.

Aralik ayinda Noel icin Fransa'nin Pouant koyunde, Xavier'in annesiyleydik. Cok sicak bir aile kutlamasiydi ve ben MasalEv'e bayildim. Cocukluk hayallerime geri dondum :)



















Oradan yilbasi icin Bruksel'e gectik. Xavier'in arkadaslari, onun sehri, bol alkol, bol parti... Aman Allahim, nasil hizli yasayan bir sehir burasi... Artik cok genc olmadigimi hissettim.

Arada Londra'ya yeniden ayak bastiktan sonra, Ocak ayinda 3 gunluk bir Amsterdam kacamagi yaptik. Nasil guzel, sakin ve huzurlu bir sehir Amsterdam. Evet uyusturucu trafigine ragemen aynen bunlari hissettim!! Kimse kimseyi rahatsiz etmiyor, zaten sadece 'dogal' uyusturucular yasal oldugu ve sadece 'coffeeshop'larda icilebildigi icin gencler girip dumanini tutturup kafasi bir dunya oturuyor. Kimsenin kimseye zarari yok...


Ve 1 Mart'ta ben binbir guclukle, son anda vizemi almis Meksika'ya dogru ucuyordum. Harika bir deneyimdi bambaska bir kultur ve insanlari gormek. Karayipler'de cup cup yuzmek de cabasiydi hani :) Xavier ve Adrien'le birlikteydim bu sefer. Bir suru tur duzenledik kendi basimiza, her gun ayri bir yer gorup, tarih, doga, eglence kesifleri yaptik. Neyse fotograflari Facebook'ta bol bol paylastim arkadaslarimla...


















Mart sonunda da ani bir planla Paskalya tatilinden yararlanip 5 gunlugune Istanbul'a kactik. Bu sefer hayirli bir is icin geliyorduk... :) Evet mutluyum ben bu adamla ve cok yakinda evleniyorum. Sevgi Hanim pamukalara sardi kucuk damadini, bizi ve yuzuklerimizi gordugu icin cok mutluydu... Su an nikah islemleri uzerinde calisiyoruz ve birkac haftaya kadar Fransa'da evlenecegiz. Dugun mu? Insallah seneye dostlar... Artik ne zaman vaktimiz ve enerjimiz olursa, zira Xavier'in ailesini ve arkadaslarini da Istanbul'a getirtmeliyiz. Ya bir de birlikte yasamamiza, her seyin iyi gitmesine ragmen evlilik azicik urkutucu. Bu yuzden su an hayatimizda hicbir degisiklik olmamasi en iyisi... :)


Sonra... 27 yasima girdim yakin zamanda... Butun hafta sonu benimdi, cumartesi gecesi partim, pazar gunku dogumgunu yemegim, aldigim hediyeler, Xavier'in surprizleri... Harikaydi. Ama pazar sabahi uyanip da hala 27 yasinda olmak, buna ragmen kimsenin kutlamamasi beni 'Sinir Krizinin Esigindeki Kadinlar'a ozendirdi :) Evet hala 27'yim bugun ama hayat bana gulumsuyor artik, mutluyum, heyecanliyim...



Himm arada baska neler oldu... Cabuk, Rankin Bearded Dragon cinsi kizimiz sonbaharda evimize getirdigimiz ilk aylarda pek buyumese de yilbasindan beri epey buyudu (28 gramdan 85 grama cikti!!) serpildi, guzellesti. Belki bir kardes alabiliriz ona :)





Hayatimin ozetini boylece hallettigime gore artik kendimle, hayatla, ulkemle ilgili kafami karistiran seyleri, korkularimi ve 'disardan' biri olarak gozlemlerimi paylasabilirim...

Thursday, December 06, 2007

bir Safak vakti...

Uzun zaman oldu. Hayatim, duzenim degisti azicik, daha bir kosturur oldum her yere. Ama keyfim yerinde, merak eden dostlar. Arada bir avuc okurumdan mesajlar almak, hayirdir Nesli, yazmiyorsun? diyen birilerini bulmak, ne yalan soyleyeyim simartti azicik beni. Ama maalesef ihmalkarligima care olamadi...


Simdi yaziyorum yeniden. Hayatimin onemli kadinlari uzerinde dusunuyorum birkac gundur ve kadinlik olgusu uzerine elbette. Kadinliklarina hayran olduklarim var, mesela Zuhal Olcay, Ece Temelkuran ve Elif Safak. Zuhal Olcay'i digerleri kadar gozetledigimi soyleyemem, sadece birkac oyunda canli izleme firsatim oldu, birkac roportaj, diziler. Ece Temelkuran mesela, fikirlerimin %100 ortusmedigini bildigim, bazen fazla sivri buldugum ama gunluk yazilarini kacirdigimda eksiklik hissettigim bir yazar. Beynini ve durusunu seviyorum bu kadinlarin. Hem de kadin duruslarina ragmen cinsiyetci yan gozetmemelerini. Zira bu kadar kadin kadin diyorum ya simdi, icinde cinsiyet ayrimcilik olan her bakistan uzak duruyorum bilakis...


Ama Elif Safak cok baska... 2005 yazinda, hayatimin en kotu yazinda ve hayatimin en guzel yaz tatilinden hemen sonra elime almistim Mahrem'i. Ilk Elif Safak deneyimimdi ve sanirim baslamak icin mukemmel bir secimdi. Bu kadar derin bir kadin, cok zeki ama nasil oluyor da bu genc yasta boyle bir Turkcesi var ve nasil buyuleyici kullaniyor dili... Sok edici bir oyku, mukemmel bir kurgu. Kitabin Ingilizce baskisini goruyorum simdi Londra'daki kitap evlerinde. Ama nasil olmussa kitabin kurgusu hakkinda okuyucunun bilmemesi gereken tuyolari (ki bilmeden okudugunuzda buyuk surprizlerle karsilasiyorsunuz) arka kapakta yazmislar bir guzel. Sasiriyorum ve kendimi sansli sayiyorum...


Sonra 2006 yazi. Londra'ya ucmak uzere hava alanindayim. Hayatim epeyce degismis bir onceki yazdan ve kitaptan beri. Baba ve Pic cok yeni daha. Firindan taze cikmis Ramazan pidesi gibi aliyorum, tazecik, sicacik, ucakta basliyorum okumaya... Cok farkli yine, cok zekice. Kitap tum romansal hazziyla tatmin ediyor beni, bir haftada bitiriyorum ama toplam 3 hafta kadar o karakterlerle yasiyorum... Xavier'e anlatiyorum bol bol ama asla detaya girmiyorum, onun da Ingilizce baskisini okumasini istiyorum cunku. Kitabi bitirdigimde kendi kendime soyledigim seyi hatirliyorum "Iyi de yine de yazarin sozde Ermeni soykirimi uzerine fikri yok metinde. Sanki suya sabuna dokunmamis pek. Yine de tarihi cinlerin uzerinden anlatmasi bile harika bir metafor bizim tabulastirdigimiz, asla kimsenin dogru duzgun konusmadigi gerceklikler uzerine..." Kitabi bitirdim, 10 gun sonra Elif Safak'a acilan davayla sarsildim. Beni sarsan bu icten ice yakinlik duydugum kadinin incinmesi kadar cehaletin Turkiye'deki yukselisine tanik olmakti. Kitabi okumus biri olarak ben yazarin cok da suya sabuna dokunmadigini, kendi fikrini vermekten kacindigini dusunurken (ah tabii Elif Hanim basina gelecekleri biliyordur, bu Turkiye'de olabilecekleri ben gorememisim ki hala) kitabi okumamis bir avukat, cimbizla topladigi sozcukleri birlestirip bir metin yaratiyor, bunun bolucu olduguna karar veriyor ve dava aciyor. Dava haberlerini internetteki Turk gazeteleriyle birlikte Ingiliz gazetelerinde de takip ettim. O zaman birlikte yasadigim Jessica, Bak Nesli Turkiye'de bir kadin yazar yargilaniyor diye bana haberi gosterdiginde "Aa, bu size bahsettigim, gecen hafta okudugum romanin yazari!!" dedim. Konunun disinda olan Ingilizler bana kitabi okumus biri olarak fikrimi sordular ve hatta Ingilizce baskisi cikinca okumak istediler...


Ama kendi ulkesinde kendini yargilayan insanlar, Elif Safak'in ne yazdigini merak edip 500 sayfayi okumaya tenezzul etmedi. Iste cehalet de adaletsizlik de burada. Internette hem de takip ettigim Milliyet gazetesinin okuyucu yorumlari beni gercekten uzdu. Yok aslinda yazar bu sekilde reklamini yapiyormus falan... Ve orda, okuyucu yorumlarinda gordum insanlarin bilmedigi, merak duymadigi, arastirmadigi konular uzerinden hatta okumadigi bir kitap uzerinden nasil sacma sapan siyaset yaptiklarini... Tabii bir de hayatlarinda hic roman okumadiklarini varsaydim. Yoksa bir romandaki karakterlerin diyaloglarini boyle yargilamayi dusunemez bir okur.


Ve bu yaz, yine Londra'ya donerken, yine hava alaninda Bitpalas ve Araf vardi posetimde. Ne yalan soyleleyim Bitpalas'ta cok bulamadim bekledigimi. Yine harika bir dil, yine ilginc ve yasayan karakterler ama doyurmadi benim Elif Safak aliskanligimi. Araf ise senlikli ve bunalimli karakterleriyle cok tanidik ve sicakti benim icin. Necla'yi cok dusundum okurken, orada olan biri olarak ne dusundugunu... Ama Baba ve Pic'ten daha yukari seyredemedi benim haz grafigim.

Simdi elimde Siyah Sut. 10 gun onceki kucuk bir Istanbul kacamaginda ablam ve Xavier'le Taksim'deki bir kitap evindeyiz. Xavier durtuyor beni, "Bak Nesli, senin sevdigin yazar!" Turkce bilmeyen sevgilim, biliyor sevdigim yazarin ismini... Icim isiniyor, hemen kapiyorum kitabi. O ara okudugum baska bir roman oldugu icin ancak basliyorum kitaba. Dun...


Ben yine hayran kaliyorum bu kadina. Kitabin inceligi ve cabuk bitecek korkusuna ragmen obur davraniyorum okurken. Basim donuyor; sozcukler, yazma tutkusu, bu kadinin kelimelere olan aski... Konu karamsar. Bir kadinin dogum sonrasi, bebek karari oncesi... Son zamanlarda, ara ara artik yasimin ilerledigi kaygisiyla kendimi yakaliyorken ve aile, bebek, annelik...ardindan "Yok Nesli, daha neler"ler... korkular... Yani ben cok da gonullu olmayarak evrimime devam ederken nerden cikti bu kitap!! diyemiyorum iste. Bu kadin cok akilli, cok duyarli ve cok insan.

.........................

Kadinlik uzerine dusunuyorum yine bol bol. Annelerimize, bizlere ogretilen kadinlik Turkan Soray kadinligiydi. Guzelligi bir kenara, hic cok sevemedim Turkan Soray rollerini. Cingene de olsa assolist de ya da bir anne veya hayat kadini, hep ayni bakar Turkan Soray. O suh bakan muhtesem gozlerinin altinda baska bir kadin vardir oysa; hep kendini feda etmeye hazir, sevdigi tarafindan yanlis anlasilip zulum gorse bile hep affedici ve affettikten sonra da hep mutlu. Matematiksel saglamasini yapiyoruz, dogru cikiyor sonuc. Her evli erkek karisini aldatir Turkiye'de, herkes bunu kabul edilmesi gereken bir gerceklik olarak beller. Kadinlar da affeder bir sekilde. Ama affettikten sonra oylesine mutlu olunamaz iste Turkan Soray gibi. Yine de hala ogle kusaginda bu siyah beyaz filmlerin iyi rating aldiklarindan eminim...

Ben erkek ya da escinsel olsam Turkan Soray'a degil, basta saydigim kadinlara asik olurdum, bir o kadar da korkardim bu kadinlardan...

Monday, June 11, 2007

Londra notlari - 2

TURKLER KADAR TATIL YAPAN MILLET YOKMUS...
kulliyen yalan!

Hep derler bunu. Yok ne cok tatil varmis Turkiye'de, yok Avrupa standartlarinin cok ustundeymis bizim yillik tatil gun sayimiz, calisip da milyar dolarlik dis borclari odeyecegimize ne cok tatil yapiyormusuz...


Gecen ay ya da biraz daha eski olabilir, Cetin Altan'in kosesinde okudum ayni seyi, 4 milli ve 2 dini bayram... Bunlari alt alta toplayinca ne cok gun ediyormus yillik... Buna gercekten cok sasirdim, eminim Cetin Altan gibi bir yazar hayatinin bir bolumunu yurt disinda gecirmistir, yabanci ulkelerin resmi tatil kavraminin hafta icine ozellikle getirildigini biliyordur...


Ingiltere'de Bank Holiday kavrami var. Yani bankalarin, ozel sirketlerin, devlet ofislerinin kapali oldugu gunler. Bu tatil gunleri illa ki cuma ya da pazartesi gunune denk getiriliyor. Sanirim bizde 2005 yilindaydi, milli bayramlardan ikisi hafta sonuna denk gelmisti, iki dini bayramin da hafta sonuna denk gelen gunleri oldu, boylece yillik 4 gun gibi tatilimiz olmustu calisan insanlar olarak.


Ingiletere'den bahsedeyim, yilbasi gunu, bizim Paskalya dedigimiz Easter bayraminda (nisan ayi) ilk cuma ve onu takip eden pazartesi, Christmas'ta iki gun tatil. Ayrica mayisin ilk ve son pazartesisi ile agustosun son pazartesisi de Bank Holiday olarak tatil. Ama Christmas ya da yilbasi gunu hafta sonuna denk geldi diye atlamiyorlar iste o gunu, bir sonraki pazartesi tatil oluyor. Calisanlarin bir kaybi yok yani. Bank Holiday'lerin 3 gunluk hafta sonu tatillerinde herkes seyahat ediyor, en azindan Fransa, Ispanya gibi yakin ulkelere. Gerci ablamin nisani icin Istanbul'a geldigimde gordum ki o Bank Holiday, Istanbul da epey populerdi Ingiliz turistler icin.


Bank Holiday'ler Fransa'da daha cokmus ustelik calisanlarin yillik izni de birkac gun daha fazlaymis Ingiltere'dekinden...


Londra'ya yeni gelen Rus Alexandra soruyor, Dunya Kadinlar Gunu kutlaniyor mu burada? Elbette diyorum ufak gosteriler, yuruyusler falan oluyor. Ama hayir yani, resmi tatil degil mi? diyor... Sasiriyorum. Meger Rusya'da 8 Mart kadinlar gunu olarak kutlanirken 22 Subat da erkekler gunuymus. Kadinlar gununde ailenin kadinlarina, kiz kardeslere, kiz arkadaslara hediyeler alinirmis erkekler gununde de tam tersi ve resmi tatilmis butun ulke bu 2 gun. Arada sevgililer gununu de kutluyorlar ama o resmi tatil degil, "maalesef" diyorlar. Tabii ki hafta sonuna gelirse bu gunler hemen cumaya ya da pazartesiye kaydiriliyor...


Peki ya yillik izinler nasil Ingiltere'de? Simdi siz bir restoranda part time garsonluk da yapsaniz, bir sirkette yonetici olarak da calissaniz ise girdikten 3 ay sonra 1 haftalik ucretli izninizi alip pasalar gibi kullaniyorsunuz!! Yilda 4 hafta ediyor bu. Simdi dusunelim, Turkler cok mu tatil yapiyormus?


Izin almak icin kivranmiyorsunuz, tarihlerinizi isvereninize ya da mudurunuze bildiriyorsunuz sadece. 6 ay sonraki tatil planinizi simdiden yapabildiginiz icin ucuslar da oteller de erken rezervasyondan dolayi oldukca ucuza geliyor. Kimsenin size cok is var, bu ara tatile cikamazsin deme hakki yok, cunku siz 1-2 hafta ortalikta olmazsaniz sirketin batmayacagini onlar da biliyor.



Evet bizler 6 ay sonunda isverinimizin insiyatifiyle 1 hafta tatil kullanabiliriz ya da ilk yilimizin dolmasini bekleriz 2 hafta kacabilmek icin... Is hayatinin ilk yilinda 4 hafta ucretli tatil yapmak hayal degil midir bizim icin?

Fransiz arkadasim Adrien, "insanlik disi" buluyor, yilda sadece 2 hafta tatil yapmayi. Oyle ya nasil kendinize vakit ayirip, rahatlayip isinizin stresinden arinirsiniz bu kadar zamanda, koca yil... (Benim 2 yil ayni sirkette calisip sadece 1 hafta tatil kullandigimi duyunca sok oldu tabii.)

Gece yarilarina kadar isimin basinda olmak zorundaydim diyorum, bazen hafta sonlari da... O zaman cok iyi kazanmis olmalisin, diyorlar. Guluyorum. Cunku bu taraftan bakinca dunyaya, eger cok calisiyorsaniz cok kazanirsiniz. Yoksa calismanin ne anlami vardir oyle ya, hayatlarimizi surdurmek icin yapiyoruz isimizi, hirslarla-ego tatminleriyle yaslanmaya gelmedik dunyaya...


Elbette ki biliyorum cevabi, bu, iyi bir ekonomide dunyaya gelmeyle, gelismek icin canla basla didinen bir ekonomide calismanin farki. Ama lutfen artik "Bizim kadar tatil yapan millet yok!" demesinler, bizim de agzimiz alismasin bu ici bos soylemlere !!!

Monday, May 14, 2007

Londra notlari - 1

AYSE ARMAN yazilarina benzettim yazdiklarimi, korktum !!

Fark ettim ki ozel hayatima fazla dalmisim, disarda olmanin getirdigi bakis acisiyla yazmak istedigim cogu seyi atlamisim. Madem online gunce tutuyorum, gozlemlerimi kaydetme zamani simdi. Istanbul'a gitmeden once basladigim yazimi ancak yayinliyorum.

Harika gecen Istanbul hafta sonunun yazisi ve fotograflar yakinda... Diger seyahatlere donup onlari da yazacagim. Bircok konu basligi var. Buyrun, bu ilki...

ULKEMDEKI KARMASA, ULUSAL KOMPLEKSLER...

Once Dink cinayetiyle sallandi ulkem, ardindan cumhuriyet mitingleri, 1 Mayis'ta yasananlar. Cok hareketli birkac aya sahne oldu Istanbul. Peki disarida nasildi bu?

Hep savundum, hala arkasinda duruyorum, Hrant Dink cenazesinde halk o katilimi gostermeseydi barbar Turkler'in Ermeni nefreti olacakti bu cinayet. Sonrasinda yok sloganlar tartisildi, yok ulke bolunmeye gidiyor dendi, perde arkasinda cok ciddi iddialar olsa da iste gundemden dustu gitti...

Sonra cumhuriyet mitingleri. Apolitik bir toplumun korkuyla titremesi olarak gormek hata olmaz herhalde. Dun bir Avustralyali arkadasla konusuyorduk, gecen ay Istanbul'a tatile gitmisti. Buyulenmis bir sekilde anlatti gezdigi yerleri ve sonra gundelik yasam, modernite, islam ve laiklige geldi konu. Onun izlenimlerini dinlemek benim icin keyifliydi. Ama soylemeden edemedim, ben cok da umitli degilim secimlerden...

Caglayan ve Gundogdu mitinglerinde olmayi gercekten cok cok isterdim (bir yanim hala Izmirli galiba...) 10 Kasim'lar disinda hic bu kadar Ataturkcu soylemlerle karsilasmamistik yillardir. Ulkede kaos, tedirginlik, yasal karmasalar ve Tayyip Erdogan'in imaji hakkinda yazilanlar...


ERDOGAN'IN BIZE CIZILEN KARIZMATIK PROFILI

Turk basini ve Erdogan taraftarlari nediyorlar cokca? "Erdogan karizmatik bir lider." "Avrupa'da bir imaji var ve bizi iyi temsil ediyor."

Buna karsin, ben cok nacizane deneyimlerimi aktarmak istiyorum. Bilimsel bir arastirma degil, bir orneklem uzerinden ulasilmis sonuc degil... Son derece oznel.

1 yildan fazla zamandir Avrupa'da yasiyorum. Ingilizler'le kaliyorum, arkadaslarimin hepsi ve sevgilim Avrupali. Ingiliz basininin genel tavri Erdogan hakkinda olumlu gibi duruyor ama her seferinde altini ciziyorlar, islami yonu agir basan bir lider ve bu tedirgin edici... Simdiki hukumeti ekonomi ve enflasyonun biraz daha iyiye gitmesi nedeniyle tutuyorlar. Bir de demokrasi karsisinda orduyu tehlike olarak gordukleri icin hukumetten yanalar. Evet biz de askerden korkuyoruz, son gunlerde yasanan darbe calkantilari urkutucu ama bir yandan da ordu degil mi laikligin bekcisi ve Ataturk'un savunucusu? Avrupa bunu goremiyor, madem halk demokratik bir sekilde secti, bu budur onlara gore.

Asil alti cizilecek nokta ise gazetelerin her seferinde vurguladigi Erdogan istikrarli ama islami yonu guclu imaji... Burdan baska bir konuya sicramak gerekiyor, islamiyet ve din korkusu...

DIN KORKUSU

Protestan Hiristiyan bir ulkede yasiyorum. Birkac yuzyil once Kral 8. Henry'nin baska bir kadina asik olmasi ama karisini da bosayamama durumundan ulkeyi katolik mezhepten koparmis, Church of England'i kurarak dini otorite kendisi olmus, bosanmayi mesru kilmis.

Church of England var guya ama kimse kiliseye gitmez hatta kendilerini hiristiyan olarak tanimlamazlar da. Ailem hiristiyandir ama ben hicbir seye inanmiyorum... derler laf arasinda. Christmas ve Easter geleneksel bayramlardir, cocuklar yumurta avina cikar, bir suru hediyeler alinir, kimse Isa'yi anmaz bile...

Boyle bir ulkede, hele 11 Eylul ve gecen yazki Heatrow olaylarindan sonra din ve islamiyet hic de oyle bizim ulkemizdeki gibi sevgi, saygi, hosgoru tabaninda algilanmiyor. Ozgurlukler dini olarak gormuyorlar islamiyeti.

Iste bu noktada Turkiye'nin basbakani ilimli gorunuyor, ekonomi ve demokrasi iyiye gidiyor (bu onlarin gorusu!) ama dindar bir basbakan ve bu korkutucu...

INGILTERE'DE MUSLUMANLAR

Rakamsal olarak cok emin degilim ama sanirim ulkenin 1/3'u musluman. Musluman diyince biz Turkiye'den otesini cok dusunemeyiz. Bir Arap imaji vardir kafamizda. Ama burada Araplar ve ozellikle Afrikali muslumanlar oldukca buyuk community'ler. Londra'da Istanbul'da gordugunuzden daha cok carsafli ve peceli kadin gorursunuz. Sabah otobuste islami ozel okullarina giden ogrencileri gorursunuz, 7-8 yaslarindaki kucucuk kizlar siki sikiya baglanmis esarplariyla -oysa biz mukellefligin daha gec yasta geldigini dinen biliyoruz- etrafinizdadir. Din onlarin secimi degildir, aile gelenekleri, korumak zorunda olduklari bir kederdir benim gozumde, onlar adina.

Ve cok yaygin bir soylemle bitirmeli yazi dizimin ilk bolumunu. Ingilizler sozlerine "Irkci degilim ama..." diye baslayip soyle devam ediyorlar, "Butun muslumanlar terorist diyemem ama butun teroristler musluman." Bu, soylemin yumusak versiyonu, bir de "Butun teroristler muslumansa, butun muslumanlar da terorist diyebiliriz." dendigini duydu kulaklarim, farkli cevrelerde, defalarca. Simdi gelin de bu acidan bakin basbakanimizin ilimli islam politikasinin nasil algilanacagina...

Dedim ya cok nacizane...

Wednesday, May 09, 2007

25-28 Mayis

HAYIRLI BIR IS ICIN ISTANBUL'A GELIYORUZ !

Evet hayirli bir is cunku ablam nisanlaniyor. Ama Xavier'in gelisi cok surpriz oldu. Nihayet bir firsatini bulup Istanbul'u gorecek...

Bu durumda nisan aksami evde olsak da geri kalan her ani Sultanahmet, Taksim ve Ortakoy'de gecirmek zorundayiz!! Tabii arkadaslarla... :))

Isin komigi Xavier benden 1 gun once geliyor, kendi kendine tanisacak bizimkilerle :) Korkma, yemezler seni, bak ben senin ailenle tanistim onlar beni yemedi, diyince "I am not as sociable as you are." dedi :)

Ailemizin turizmden sorumlu bakani, hem de Xavier'le tanismis tek kisi olarak Burcu'ya buyuk gorev dusuyor. Benim ucagim yere degdigi saatlerde onlar sightseeing yapiyor olacak. ESRAAAA! Cuma gunu benle bulusup Taksim'de Xavier'le Burcu'yu sobelemeye ne dersin? ;) Aksamina da Cigdem katiliyor bize. Yupiiii !!!

Artik bir sekilde Elif, Alper, Murat, Selen (ki kendisi simdiden mizikcilik yapmaya basladi), Deniz ve Gokhan da gorulmek zorunda... Ya Evren... Lutfen dostlariiiiiim, sadece 2 gun olacak, bana biraz zaman ayirinnnnn ! Ve arada biraz Ingilizce pratik yapin, yapin ki Xavier yanimizda yabanci kalmasin. :))

Ne cok ozledim herkesi... Ya Necla? Yoklugu yine burnumu sizlatacak. Xavier'e anlattigim, sehre dair her anida Necla'nin kulaklari cinlayacak.

Dugunlerini, dogumlarini kacirdiklarimi gorme firsatim bile olmayacak...

Yine de geliyorum... Ablamin mutlu gununde, ailemle, sevdiklerimle, sevgilimle gececek guzel bir zamani iple cekiyorum.

He bir de nisan icin aldigim elbisenin bir yakasi var ki, evlere senlik. Sevgi Hanim'la papaz olmasak bari... (Xavier magazada ilk denedigimde aynen sunu soyledi: Pek Islamik degil bu elbise.)

Simdi... Kimler bekliyor beni? Who is in?? :))

Tuesday, April 10, 2007

cok guzel girdim 26'ya !!!

HEY YILLAR!.. YENILMEDIM SIZE... :)


Bu yil Easter tatilinin dogum gunumle birlikte baslamasi harika oldu. Cumadan pazartesiye bir long long weekend...




Cuma sabahi cok guzel basladim gune. Xavier'in cikolatalari ve hediyesiyle. Hatta yazma ozurlu sevgilim kart bile almis bu yil. Inanamadim!!! Nehir kenarinda yuruyup, azicik guneslenip cok guzel bir bahar gununun tadini cikardiktan sonra Darbucka isimli Arabik bara gidilip bol bol gobek atildi.



Bir onceki gun kontrole gittigimde doktorumun iyiye gittigimi soylemesi ve artik kolluk takmak zorunda olmamak isime geldi :) Topuklu cizmelerime ragmen hic oturmadim.

Ama gecenin yildizlari Ilke ve Xavier'di :) Ilke pullu gumus bir kemerle gelip sikir sikir oynadi butun gece. Aman Allahim Xavier'i gorenler inanamadi, ozellikle bizim Turk arkadaslar. Valla ben ogretmedim, benden once de bu kadar oynakti bu adam :)



Ertesi gun de nehir kenarinda Oxford ve Cambridge universitelerinin kano yarisini izlemek uzere toplandik. Yaris sadece 10 dakikaydi ama biz yer kapabilmek icin 3 saatlik bir piknik yapmak zorundaydik :)
Yukaridakiler Celine ve Almanya'dan onu ziyarete gelen sevgilisi Gerard. Alamanya'dan bir baska misafirmiz daha vardi ki, Nermin'i burda, Londra'da gormek cok guzeldi.



Yaristan sonra Xavier'in evinde barbeku partisi vardi. Off, etler harikaydi :) Biz yemeklerle eglenirken ascimiz balkondaydi...





Naughty chief!



Biraz yaramazdir kendisi ama elinden is gelir. Hic sikayet etmez, babekuyle ilgilenir.


Aa, bu arada markette buldugum bir Turk marka mangallik sucuk, gunun en harika ovgulerini aldi :)

Easter pazartesisini de Kensington Gardens'da gecirdik. Tembel, keyifli bir gundu. Kugulari, kazlari seyrettik. Bu yandaki fotografta tam "Yaaa! Xavier su kuguya bir sey soyle, benimle ilgilenmiyooooo!" modundayim :)


Thursday, April 05, 2007

mira nair'in yeni filmi...


Muson Dugunu'nun yonetmeni Mira Nair'in son filmini izledim dun aksam. Yonetmenin hep isteyip de izleyemedigim bir diger filmi, Kama Sutra. Sanirim bir kadinin yonetmenin bu isimde bir film cekmis olmasi en cok ilgimi ceken. Ama biliyorum ki erotizm yerine asktan bahsediyor o film...
Muson Dugunu, renkleriyle, gelenekleriyle, muzikleri ve kurgusuyla insana pozitif duygular asilarken sevdigim bir seyi daha yapiyordu: bilmediginiz bir "oteki" yer ve yasamlar hakkinda ipuclari veriyordu. Tipki The Namesake gibi...
Filmin tuhaf gorunen ismi cok net bir sekilde anlasiliyor hikaye icinde. Ondan sonra zekice geliyor zaten... Ilk yarim saatte kurgunun fazla duz olmasi, hikayenin cizgisel ilerlemesi ve yeni dogan bebegin hic de yeni dogmus gibi gorunmemesi biraz beni dusundurmus olsa da hikaye ilerledikce cok sevdim filmi, icine girdigimi hissettim.
Amerika'nin yalnizliginda, bir yeni evli Hintli cift. Cocuklarla birlikte hayatlarin da buyumesi... Degerler ve ayak uydurulan modernite. Bu tip hikayeleri cok goruyoruz ya da okuyoruz ama film bize gelenekci olmanin kurtulus oldugunu gostermiyor. Daha elestirel bir tavirla her zaman inanilan ve savunulan degerleri zaman gectikce curutuyor. Yapilan geleneksel evliligin mutsuzlugu, ailenin damadinin bir beyaz Amerikali olmasi gibi... Bu acidan cok gercekci.
Yine dugunler var, yine rengarenk film. Ama bu sefer cenazeler de var. Beni birkac kez aglatan yogun duygularla birlikte.
Genc adamin kafasini kazittigi sahne mesela. Detay anlatmiyorum seyir keyfinizi oldurmemek icin :) Ama derinden etkilendigim bir baska sahne, yikilmis halde bahceye cikan kadinin yalniz cigligi, calacak bir kapinin olmayisi...
Omzum ilk kirildiginda hissettigim yalnizlik onun gibi bir sey miydi? Ben o kadar caresiz olmadim sanirim, sansliyim. Zaten acim ve kaybim da kadininkinin yaninda
cok onemli kalmiyor. Ama bir de yalniz-yabanci-kimsesiz olma hali var.
Insanin icini burkuyor. Sahi Amerika cidden boyle bir yer mi?..

Thursday, March 29, 2007

nefs-i mudafai unutkanliklar


- Sadece bir kere degil, birkac sefer vurdu bana,
dediginde gozyaslarini siliyordu. Daha az once bahsetmisti olduresiye guc kullandigindan. Fakat benim de gozlerimin yasla ve nefretle doldugunu gorunce ekleme geregi duydu:
- Ama ben de cok kotu konustum, hakaret ettim, onu cileden cikardim...

Bir bekar olarak evli arkadaslarla ozellerini paylasmak tehlikeli bir yoldur. Ne diyeceginizi bilemezsiniz. Bir sekilde evlilikler duzelir, arkadasliklar tukenir. Ama Londra'da tanidigim bu genc Turk kadininin soyledikleri karsisinda icsesimi makul olmaya ikna ederek ve o tehlikeli yolu dikkate alarak
- Bak, ne yasarsan yasa ama lutfen bana onun cok iyi insan oldugunu, pisman oldugunu, istemeden yaptigini anlatip durumu mesrulastirma cunku bu sekilde kendini de onun da sebepleri olabilecegine inandiracaksin. Ama bunun sebebi sen olamazsin anliyor musun? Neymis ettigin agir laf? Bu dilde -onun dilinde- edebilecegin en kotu kufur mu, f.ck sozcugu mu? Bu ona canini yakma hakkini mi veriyor...

Gelecek hafta yeniden bulusmak uzere sozleserek ayrildik, ikimiz de biliyoruz ki konusmak onun akil sagligi icin faydali olacak.

Tabii butun gun yasadigim soku atamadim ustumden. Ben kimseyle konusamamistim cunku. Buyuk eski askimin nasil tek eliyle bogazimi sikip digerindeki bicagi gostererek
- Ne yapayim simdi ben seni, oldureyim mi? dediginde...

Ona cevap bile vermemistim. Belki yapamayacagini biliyordum ama gozundeki cinneti de gormustum... Neden o an bitmedi o iliski, bir de ustune 1 bucuk yil daha birbirimizi sevmeye devam ettik? (ettik mi?) Ask var miydi o ara? (gittikce daha da zorlastirmadik mi hayati birbirimize?) Vardi sanirim. Hastalikli bir ask, bir tane daha hastalikli ask.

Nasil kurtuldum icimdeki butun nefretlerden, hatta ofkelerden?

Su an yasadigim cafcafsiz, sade ama huzurlu sevgiden dolayi mi bunca hafif hissedisim? Ben dengelerimi bu sevgiden once kurmustum aslinda. Bu bir erkegin bana yasattigi bir duygu olamayacak kadar bana ait, bana ozgu. Belki de bundan dolayi hafifim su an ve belki de buyuyorum...

Arkadasimin evliligi bir bina oldu bugun gozlerimin onunde, hani vardir ya dinamitle patlatilan binalarin cokme goruntuleri.... Etrafa cok da yayilmadan asagidan kat kat yikilir. Seyrettim sadece sokaktan gecen biri gibi, maalesef. O sirada sehre yagmur yagdi, tozu dumani ortmek istercesine.





Wednesday, March 21, 2007

sol elim sag olsun...

Agrilar biraz hafiflemisken yazabilirim sanirim...

Gecen cuma sabahi yasadigim asiri dusuk tansiyon, 4 dusme ve bir kirik sag omuza mal oldu bana. 2 kere de sert sekilde kafami carpmistim ama neyse ki omuzum disinda ciddi bir problem yok. Ilk gunku bas agrisi da tekrar etmedi, butun testler temiz cikti...

Aman aman diyoum, iyi ki solakmisim. Kirik sol omuzumda olsaydi, benim icin cok daha zor olurdu sag elle yasamak. Bu halde de uyumak zor, gundelik hayat cok zor, ustumu degistirmek imkansiz.

Bir de yardima muhtac olma durumu var. Hal boyle olunca psikoloji de bozuluyor tabii. Msn'e baglaniyorum can sikintisindan. Iletisim hatalari daha cok canimi yakiyor. Bir gecmis olsun demeden, -oha, nasil becerdin dusmeyi- diyenler, abuk sabuk gulen suratlar yollayanlar... Tanidigim insanlar boyle tepkiler verdikten sonra, burada tanistigim insanlarin ilgisizligine sasmamak lazim aslinda. Neyse ki Xavierim var, iyi ki o var. O benim sag kolum...

..................
PS. Kanada'ya dair cok sey var ama tek elle yazamayacagim :) Cok guzel gecti, kisin soguguna ragmen harika bir deneyimdi. Yakinda...