Tuesday, April 30, 2013

DOUM deneyimi...

Mart ayinin sonunda, DOUM merkezinde 2 tam gunluk bir dogum kursuna katildik. Gunler yaklastikca tuhaf hissediyordum, internette ve okudugum kitaplarda bunca bilgi varken, 2 gunluk bir kursta ne ogrenecektik ki... Yanilmisim. Cok yanilmisim!

Kursu veren Julia Steils yillardir Turkiye'de yasayan bir Amerikali. Julia'nin tutumu ve durusu insana guven veriyor ve bakislarindan sicacik bir anlayis yayiliyor. Asla dogum veya bebek hakkinda su soyledir, bu boyledir gibi kesin bilgiler vermiyor size, siz bu tarz seyler duymak isteseniz bile... Ogrendiklerimin ne kadarini burada paylasabilirim bilemiyorum ama deneyecegim...

Oncelikle kursta bizimle birlikte 2 cift daha vardi, toplam 6 kisiydik. Hepimiz birbirimizden cok farkliydik, yasam tarzlarimiz da bir o kadar... Ama endiseler, korkular, hisler o kadar benzerdi ki... Bu, yani yasadiginiz sureci yasayan baska insanlarla olan paylasim bile basli basina bir deneyim. Kursun icerigi bizlerin sorularina, sorunlarina ve beklentilerine gore sekillendi. 

Baslangic biraz felsefiydi. Doguma yonelik en buyuk endiselerimiz uzerine konustuk. Malum, ya su ya da bu sebeple sezaryen olursa, epidural almali mi, ya saglik gorevlileri son anda dogumu planlamadigimiz bir sekilde yonlendirirse, (beyler icin) ya ustlerine dusen gorevi yerine getiremezlerse, bize yeterince destek olamazlarsa, vs... vs... Julia sorularimizi ve sorunlarimizi dinledi. Sakince dinledi. Bize aradigimiz cevaplari vermedi (en azindan en basta ve direkt olarak cevaplamadi). Ama cok daha degerli bir yola soktu bizi, 'an geldiginde, dogum istedigin gibi gitmezse, kendini nasil affedeceksin' sorusunu tartistik. Bu aslinda sadece dogum degil hayatin her karar noktasinda ya da onemli olayinda defalarca karsilastigimiz durum. Julia Ingilizce sohbetimizde 'affetmek' sozcugunu kullansa da ben bunun yerine pismanligi koyuyorum. Kararlarimizdan oturu pisman olmamak icin simdi, su anda ne yapmali?.. Asil soru buydu ve dedigim gibi bu soruyu hayatin her asamasina uyarlamak mumkun. Cunku keskeler hep orda duruyor, en kucuk hayalkirikliklarinda tutup cekiyoruz kendimize, icimizde dugumlenip kaliyor bir seyler. Sonra o bosluk duygusu... Sahi neden icimizde hep bir yerlerde kucucuk, dolmayan catlaklar var? Dogumda istedigimiz performansi gosterememek sonra sebep olarak yapmadigimiz egzersizleri, okumadigimiz kitaplari, dinlemedigimiz hikayeleri bulmak, hep keske'lere saplanmak. Peki bununla bitecek mi? Elbette mukemmel bir anne olmadigimizi fark edince yine gelecek pismanlik. Sutum yetmezse... Bebegim saglikli degilse... Koca cocuk oldu dedigimde disiplinden yoksunsa... Yine keske'ler ve yapmadigimiz onca sey devreye girecek. Peki hic dolmayan bu bosluk her seferinde kendini hissettirirken ben nasil ebeveyn olmanin keyfini yasayacagim? Iste benim ulastigim ilk cevap bu oldu: Onumde 10 hafta var. Bu surede kendimi fiziksel ve ruhsal olarak en iyi sekilde hazirlarsam ve elimden geleni yaparsam sonrasinda gerceklesecek tum aksilikleri yasamin bir parcasi olarak karsilamaya ve kabullenmeye hazir olabilirim. DOUM kursunun sonraki asamalarinda ogrendiklerimle daha da inandim ki bedenim, bebek ve doga tum bilgiye ve birikime sahip. Dogal dogum aslinda o kadar normal ki, her sey bebegin saglikli bir sekilde dunyaya gelmesi icin programlanmis zaten. Bu durumda bana dusen hazirlanmak, inanmak ve kendimi birakmak. Benim buldugum ilk yanit bu- isler istedigim gibi gitmese bile pisman olmamanin (ya da Julia'nin ifadesiyle kendimi affetmenin) anahtari bu...

Bundan sonra en onemli konu fiziksel hazirlik. Bizim DOUM'da aldigimizdan cok daha kapsamli kurslari Avrupa ve Amerika'daki ciftler hastane hizmeti olarak ucretsiz aliyor. Bizde ise luks ve acikcasi biraz 'sosyete' gibi algilaniyor bu. Normal dogum tekniklerine, arastirmalarina, aci azaltma yontemlerine hicbir yatirim yapilmadan sezaryen oranini azaltmaya calismak bana artik cilginca geliyor! Fransa'da, Londra'da, Amerika'da dogum yapan arkadaslarim bu kurslarla hazirlandilar. Oysa biz Turkiye'de ne yapiyoruz? Cocuklugumuzdan itibaren komsu teyzelerin, bir tanidigimizin gorumcesinin, falancanin kardesinin hikayelerini topluyoruz bilincaltimizda. Genelde olumsuz hikayeler, zor dogumlar, bilimsellikten uzak inanislar... Sonuc su: Dunya Saglik Orgutu sezaryenin en buyuk sebebi olan 'catinin darligi' icin evet olabilir ama ortalama oran %5 civarinda diyor. Ulkemizde ise catisi dar diye sezaryenle dogum yapan kadinlarin orani %40 civari! Bu iste bir yanlislik var sanki...

Julia'dan ogrendigimiz tekniklere gelince... 

-Dogum sancilari siklastiginda uzanirsaniz rahimin acilmasi anatomik olarak cok mumkun degil. Ayakta durmak, esinizin boynuna tutunup asilmak, yurumek, kollari duvarda kenetlemek gibi dikey pozisyonlar yer cekiminin etkisiyle bebegin asagi hareketine ve acilmaya yardim ediyor.   

-Rahmin acilmasina yardimci olacak duruslardan biri de pilates topu uzerinde oturarak oryantal dans yaparcasina belden asagisini kivirtmak. Dogum anini bilemem ama simdiden, hamilelikte bile omurgayi cok cok rahatlatan bir pozisyon bu! (oryantal dansin Kuzey Afrikali kadinlarin dogum rituellerinden ciktigini biliyor muyduk?!) 

-Sancilar basladiginda erkeklere dusen gorevler var, kadini fiziksel ve duygusal olarak desteklemek gibi... Ozellikle bel bolgesine yapilacak masaj ve baski, sancilarla basa cikmaya yardimci olabilir. Bunun icin bir sandalyeye tutunarak dizlerin ustune kapanmak, el ve dizler ustunde durmak gibi pozisyonlari denedik ve Xavier'in bana nasil masajlar yapabilecegini ogrendik.

-Sancilar henuz cok siklasmamisken, 20-30 dakikada bir geldiginde bol su icmeli ve caniniz istedikce ufak atistirmaliklar yemelisiniz. Cikolata, kuru meyve, kuru yemis gibi yiyecekler iyi birer enerji kaynagi. Bu enerji cok onemli cunku ortalama bir dogum surecinde 80km yol yurumus kadar enerji harciyormusuz!!

-Ayni surecte, sancilar henuz cok siklasmamisken tuvalete gitmek, her yarim saatte bir idrarinizi yapmak cok onemli cunku bebegin basinin altinda duran idrar keseniz azicik bile dolu olsa bebegin asagi dogru hareketini onleyebilir ve dogumu yavaslatabilir!

-Hormonlar... Dogum sirasinda salgilanan hormonlar o kadar muhtesem bir uyum icinde ki, rahim agzinin acilmasini saglayan hormon ayni zamanda sut uretimini tetikliyor. Dogumun gercek zamanindan once yapilan sezaryen maalesef bu sahane hormonlarin faydalarini engelliyor...

-Bebek de ne yapacagini biliyor! Bebegin basinin pelvisten bir harekette gecmesi cok mumkun degil. Ama bebek dogum kanalina girdiginde biraz ilerledikten sonra azicik donuyor, bu aci sayesinde artik kafatasi annenin cati diye bilinen pelvis kemiginden gecebiliyor. Ayrica bebegin iri olmasi normal dogum icin engel olarak gorulse de onemli olan kafa yapisi...

-Aci surekli katlanarak cogalmak zorunda degil. Genel olarak cok siddetli sancilarin hissedildigi zamanlar 4cm, 7cm ve dogum aniymis. Yani rahim 4 veya 7cm acildiginda 'artik bundan sonrasina dayanamam, epidural sart' diye bir yanilgiya dusmemeli. 7cm'den aktif doguma kadar aci muhtemelen biraz daha azalacak...

-Epidural? Dogumun cok uzadigi zamanlarda epidural iyi bir yatistirici olabilir, boylece kadin arada uyuyup biraz dinlenip dogum icin gerekli enerjiyi toplama sansi yakalar. Epiduralin sut uretimini geciktirdigi gibi kanilar olsa da cok kanitlanmis degil. Ancak agri kesici bir kimyasal olan epiduralin bebegin karacigerine gectigi, onun kucucuk vucudunda 6 haftaya kadar kaldigi ve sonra atildigi kanitlanmis. Ben cok gerekmedikce bunu goze almak istemiyorum...

-Nefese odaklanmak... Bir avuc buzla deney yaptik. Elinize aldiginiz buzu 1 dakika boyunca (bu, hastaneye gitmemiz gereken zamandaki sancilarin suresine tekabul ediyor) sabit tuttugunuzda eliniz once uyusuyor sonra caniniz yaniyor. Ardindan buzu birakip biraz nefes calismasi yaptik ki ben yogadan aliskin oldugum icin nefesime odaklanmam hic zor olmadi. Bir sure sonra tekrar elimize bir avuc buz alip bu sefer deminki gibi nefesimize odaklandik. Sonuc sasirticiydi- sure ayni oldugu halde buz elimizi o kadar da acitmadi ve o 1 dakika daha kisa geldi! Nefese ya da baska bir konuya (ayrica labirent cizimlerle ilgili calismalar var) konsantre olmak gercekten ise yarayacak...

-Kendi rahatlama yontemini bul! Bazi kadinlar sukunet icinde meditasyon yaparak sancilarla basa cikarken kimisi eller ve dizler ustunde yere kapanip bedenini hareket ettirerek hatta cigliklar atarak rahatlayabilir. Cevresindekiler, bazen saglik gorevlileri bile bunu son nokta olarak dusunmemeliler. Burda erkege rol dusuyor, esini rahatlatmaya calismali ve ayrica disardan aciyarak bakan gozlere karsi guclu durmali. Kadin kivraniyor gibi gorunse de bu yontemle rahatliyor olabilir!

Bu bahsettiklerim ilk gun uzerinde durdugumuz konulardi. Daha fazlasi aklima gelirse yeniden paylasirim. Ikinci gun ise bebek bakimi ve dogum sonrasi egzersizler gibi konulara yogunlastik... Bir de yakin zamanda www.dogaldogum.com'da birkac makale okudum. Normal dogumun ne kadar mucizevi, bir o kadar da 'normal' oldugunu bir kez daha kesfetmek isteyenlere haber olunur...  

Saturday, April 13, 2013

Uc kisilik ruya, Kapadokya...

Magara oteldeki odamiz - yuzyillar once buyuk bir evin mutfagiymis. Yerdeki camla kapli bosluk daha sonra gorecegimiz tarihi magara-evlerin hepsindeki gibi 'firin' olarak kullanilmis. Comleklerdeki yiyecekler bu tas oyukta pisirilirmis... 

Listemizin hep basindaydi Kapadokya, bir turlu uygun zaman/tatil olmuyordu. Nihayet ruya gerceklesti. Cok iyi geldi...

Goreme Acik Hava Muzesi

32. yasima Kapadokya'da girdim. Hamileligimden dolayi ordan oraya kosturmak istemedik ve geziyi 4 tam gune yaydik. Ucakla gidip, araba kiralayip bolgenin altini ustune getirdik. Goreme muhtesemdi, Pasabagi vadisine bayildik, Uchisar Kalesi, Ihlara Vadisi, Avanos, Cavusin kilisesi ve koyu, Kaymakli yeralti sehri...

Pasabagi

Ama mesela Zelve'yi, Selime'yi, Soganli'yi, Mustafapasa koyunu gormeseydik cok sey kacirirmisiz. Ben Nevsehir ve Aksaray cevresindeki dogaya, koylere ve eski tas evlere hayran kaldim. Agaclar daha yeni cicekleniyordu, orda zaman Istanbul'daki mevsimin cok az gerisindeydi. Yine de bu kadar yesil, sakin ve huzurlu bir Icanadolu beklemiyordum. 4 gun boyunca klakson sesi duymadigi icin Xavier cok saskindi! Cok iyi bir oksijen kuru oldu ayni zamanda... Daha once de Turkiye'de farkli kentler, kasabalar gezmistik ama hic bu kadar Istanbul'dan uzaklastigimizi hissetmemistik. Iyi geldi!

Zelve Acik Hava Muzesi

Benim icin Kapadokya bundan sonra daha da ozel olacak. Cunku bebekle ilk tatilimizdi... Ihlara Vadisi'nde sarkilar soyledik ona, 'ucumuz' dedik bir kac kere, bu sozcugun gizemine kapildik... Ustelik iyi bir cocuk olacagina simdiden inandim, bana hic zorluk cikarmadi oralarda. Yakinlarimin beni uyardigi, hamilelikten oturu yapamazsin dedigi her seyi yaptim. Zira ziyaret ettigimiz her yer yuzlerce basamak inip cikmak, yokuslara tirmanmak demekti... Ve benim enerjim hamileligin 27. haftasinda cok iyiydi! Mukaddes'e soz verdigim gibi cengaverlige kalkismadan kendimi dinleyerek, zorlamadan hareket ettim :) Sunu anladim, akil gercekten de bedenin sinirlarinin farkinda ve beden de aklin gucunden besleniyor. Biliyoruz ki, hamilelik her kadinin cok farkli yasadigi bir surec. Genelgecer yargilar onu yapamazsin, bu olmaz, dese de onemli olan vucudun ne soyledigi. Ben Kapadokya'da gucumun fakrina vardim. Bunu sadece kilometrelerce yol yurumek adina soylemiyorum; durumu biraz daha icsellestirdim. Bedenimin hazirlandigi su sureci, dogumu, onyargilarimi, endiselerimi bir kenara koyup inandim. Ben bunu yapacagim. Hem de "Allah bir avazda kurtarsin." dileklerindeki urkutucu haliyle degil, hayatin muhtesem bir deneyimi olarak tadini cikarmaya calisacagim... Cunku doga da bebek de bedenim de mukemmel bir uyum icinde hareket edip gelecek her yeni gunun ve haftanin hazirligini yapiyor. Bana dusense inanmak, su an fiziksel ve bilissel olarak elimden gelen tum hazirligi yapmak ve zamani gelince kendimi birakmak...

Kaymakli Yeralti Sehri - iki kattan ilkini inip gecemezsin dedikleri 2 tunelden gectim. Ucuncu tuneli gecmeyi goze almadim ve geri dondum ama o 10 metrelik tuneli de gecseymisim cikisa ulasiyormusum :(

Elbette bu hislerimde mart ayi sonunda gittigimiz DOUM kursunu veren sevgili Julia Steils'in de buyuk rolu var... Uzun yillardir Turkiye'de yasayan ve buradaki hastane-doktor-saglik sistemini cok iyi bilen Amerikali Julia ile gecen harika iki gunun ardindan Kapadokya'ya gitmek ve ogrendiklerimi orada dusunmek cok faydali oldu. DOUM kursu bambaska bir yazi konusu. Bir dahaki sefere...

Ihlara Vadisi

Neyse, Kapadokya'nin kronolojik onemi 32. yasgunumu kutlamakti. Bu yil, ne bir yil daha yaslaniyor olmaya ne aldigim kilolara takildim. Hesaplasma yerine onumuzdeki aylarin heyecani vardi! Ah bir de Avanos'ta yedigim o manti... Goreme'de dogum gunum icin gittigimiz restoranin testi kebabi... Bebek birkac gun meyve ve sebzeden uzak kaldi ama eminim o lezzetlerle de cok mutlu oldu :)

Ihlara uzerinde Belisirma'da ogle yemegi

Yalniz ben kiliselere, vadilere inip cikarken hareketini cok hissetmedigim bebek, Istanbul'a donusumuzun ilk gununde fena intikam aldi! :) Simdiye kadar hic o gunku kadar hareket hissetmedim karnimda. O gun resmen icerde partiler verdi, dans etti, costu. Karnim butun gun hic durmadi... Demek birimizin ritmi yavaslayinca digeri sahne alacak, bundan sonra bizim duzenimiz budur. Peki bebek, uyku saatlerimize de sen karar vermeye basladin zaten. Oyle olsun!

Selime


Wednesday, April 03, 2013

Tohumdan fidana...

Yazacak cok sey birikti. Yorgunluk, kosturmaca, hafta sonlari hep bir telas... Simdi tam Kapadokya oncesi yazmaliyim biriken notlarimi. Ve gecen hafta gittigimiz, cok onemli bir deneyim olan 'Doum' kursundan da donuste bahsedecegim...


Takvim: 27. hafta

21. haftada cok tatli, cok acayip bir sey oldu: ilk tekme. Haftalardir bekledigim bu his hayatima inanilmaz bir keyif getirdi. Yumusak, cok kibar bir kendini hissettirme cabasiydi tekmeler. Bebegimin ne kadar nazik olduguna sastim, hic korkutmadi beni. En guzeli de o ilk gunden bu yana, ozellikle ustumde duz renk bir giysi varsa karnimda tekmelerin hareketini izleyebiliyorum. Bazen isi gucu birakiyorum, gozum karnimda. Cok eglenceli... Aslinda saatlerce bu dansi seyredebilirim. Tekmeyi ilk hissettigim gun, hamileligimin en mutlu gunuydu ama eve geldigimde kocamin bu sevinci benimle paylasmadigini anladim. Sasirdim. Kiskaniyordu!! Kendi hissedemedigi icin dislanmis gibiydi ve bu hali cok komikti... O zamandan beri iste nihayet havaya girdim. Evet ben hamileyim!

Ve son 2-3 haftadir Xavier de elini karnima koyup bebegini hissedebiliyor. Artik o da havaya girdi...

Bir detay: birkac hafta once nerdeyse bir gun boyunca karnimda hareket hissetmedim. Butun gun aklim karnimdaydi ve calisamiyordum. Sonunda internetten bir klasik muzik radyosu acip kulakligi karnima dayadim. Sefiller muzikalinin soundtrack'i caliyordu, cok sevdigim bir sarki, kulakligi karnima dayadim. Pit- bir tekme. Ne kadar rahatladigimi ve mutlu oldugumu anlatamam.

'Babymoon' dedikleri...

Iste 2. trimester vucudun hamilelige alismasi, bulanti gibi zorluklarin hafiflemesi, enerjinin geri gelmesiyle hamileligin balayina benzetiliyor ya... Gercekten de sosyal hayatin icine dalmak, delirmek, her seyi yapmak istiyorsunuz. Arkadaslarla bulusalim, disarda vakit gecirelim, onu da yapalim, bunu da... Sanirim bunun biyolojiden cok psikolojik nedeni ustunde durmali. Oyle ya, hamileligi idrak etmek 'Eyvah, butun bunlari bir sure yapamayacagim!' telasini da beraberinde getiriyor. Dolayisiyla mart ayinin basinda, hafta ici arka arkaya 3 aksami film galasi, klasik muzik konseri ve yoga ile gecirince... Yamuldum! Biraz da yasli oldugu halde kendini genc yaslarinda zanneden, icinde bulunduklari yasli vucuda bir turlu alisamayan, surekli kosturan yasli insanlarinki gibi bir durum. Son birkac gune kadar kendimi otobuse ve metroya kostururken yakaliyordum. Istem disi aliskanlik iste. Ama simdi, sadece birkac gundur ben yine kosturmaya meyilli olsam da ritmimin biraz yavasladigini hissediyor, sasiriyorum... Balayinin sonu mu geliyor, ne?



Otobus demisken...

Bir-bir bucuk ay onceydi... Xavier'le otobusteyiz. Ilerdeki kadina yer vermek ister misin, hamile galiba, dedim. Ama kadin hamile ile sisman arasi, bir turlu anlayamiyoruz. Dur dedim ben kadinla goz kontagi kurar sorarim. Nesli sacmalama, ya kadin sismansa, bozulabilir... dedi. O zaman anladim, evet aslinda karsinizdakini uzebilecek bir durum 'Hamile misiniz?' diye sormak. Ya degilse, ya kilolarini sorun yapiyorsa, ya dogumdan yeni ciktiysa ve eski vucuduna donmek icin can atiyorsa... O zaman dedim ki, soyle bir kokart olsa hamile kadinlar icin, 'Hamileyim, yer vermek ister misiniz?' yazsa ustunde. Bu fikri cok sevdim! Ozellikle kis aylarinda benim gibi montun altinda belli olmuyorsa karniniz... Ya da oyle ya, ilk 3 ay dusuk riski yuksek ve vucutta neredeyse hicbir gorunur belirti yok. Nihayetinde benim otobuste oturma istegim konforum icin degil, bebegin guvenligi icin.

Sonra ben tam bu kokart isini dusunmusken Babycentre'da okudum, Londra'da zaten boyle bir uygulama varmis! Hamile kadinlar bu kokarti ediniyormus ve metroda yasli/hamile/engelli icin ayrilan koltuklarin onune gittiginde insanlar yer vermekle mesulmus. E bizim de otobuslerde bu koltuklardan var. Kimin umurunda? Iste boyle bir kural olunca hamileler de insanlarin gozune yalvarircasina bakmak zorunda kalmiyor. Bayildim bu uygulamaya ve hemen Facebook'ta paylastim. Bizde neden olmasin, harika degil mi? diye dusundum... Arkadaslarimdan gelen yanitlarsa olumsuzdu. Burasi Turkiye, burda insanlar gormezden gelir, hayatta yer vermezler, hatta kadinlar da bunu suistimal edip hamile olmasa bile o kokarti takar... diye.

Iste biz buyuz hanimlar! Iste biz boyle dusundugumuz icin bizden bir nane olmaz! Uzgunum ama kizdim hepinize... Inancsiz oldugumuz ve hicbir hak icin mucadele etmedigimiz icin bugun buradayiz... Birgun bir kadin dernegi bir sosyal kampanya yapacak, bir reklam ajansi bunu sosyal sorumluluk projesi kapsaminda tasarlayip duyuracak ve hamile kokartlari uygulamaya gececek. Bu anlayis insanlarin zihnine kazinacak. Nesli demisti, dersiniz. Ama bizim jenarasyondan bir cacik cikmaz!!

He Londra'daki Selin mesela, benden birkac hafta geride hamileligi. O kokarti edinmis, metroda insanlar kokarti gordugu anda telasla kalkip, abartili bir kibarlikla yer veriyorlarmis. Londra'daki kadinlar bunu suistimal edemezler mi? Ingilizler salakliklarindan mi boyle bir seyi goze almis yoksa duyarlilik mi agir basmis?..

NOT: bu kokart meselesi haftalar once gundemdeydi. birkac haftadir, ozellikle hava guzelse ve kabanimin onu aciksa hamile oldugumu fark edip bana da yer veriyorlar. bazen de once uzun bir goz kontagi, karnima dogru soru isareti dolu bakislar, acaba'lar... sonra yer vermece. boyle durumlarda karsimdakine gulumseyerek tesekkur ediyor ve 'Evet dogru anladiniz, hamileyim.' diyorum. biraz sagduyu ve gulumseme insanlara gercekten iyi geliyor...

Unutkanlik ciddi dert... olabilirdi.

Her seyi deli gibi not aldigim icin unutkanlik henuz benim kalemi ele geciremedi :)



Bebegin ilk cicileri...

2 hafta once Bruksel'deydi Xavier. Biraz alisveris, biraz yegenlerinden bizimkine miras kalanlari topladi. Ayyi nasil guzel oyuncaklar var, nasil tatli ayakkabilar... Bunlar valizlerden cikinca tatli bir heyecan basladi ikimizde de. Cevremizden gelen ikinci el urunlere acigiz cunku bu sekilde hem pazarlama oyunlarindan ekonomik olarak yirtiyoruz hem de dogayi koruyabilecegimizi biliyoruz. Yeni uretilmis her sey, karbon ayak izimizi yukseltmek demek. Zaten bir suru sey almak zorundayiz, kucucuk bir bebege daha fazla sorumluluk yuklemek istemiyorum...


Xavier'in aldigi cocuk kitaplari ve ninni albumleri bir baska guzel. Fransizca ogrenmem sart!!




Beatrix Potter kitaplarina hayranligimi bilen kocam Peter Rabbit almis! Bayildim...

 Gecen hafta sonu da Rahsan teyzesi bebegin yatagini aldi, misil misil uyusun diye. Boylece geceleri bizi uyandirmadan buyuyecekmis bebek. Aminnn :)

Tuesday, February 12, 2013

Degisim... (ama Kafka'ninki kadar da degil)

Neredeyse yarisi gecti. Hayatimda cok bir degisiklik var mi? Henuz pek degil. Sikayetci miyim? Hayir, asla! Aksine bu surecin 9 ay olmasi (tibbi hesap 40 hafta, neredeyse 10 ay) cok muhtesem bir seymis. Kedilerin dusunceleri varsa eger, nasil hamilelige adapte olup da doguruyorlar anlamiyorum. Gerci onlarin catlak, kilo, hormonal degisimler, dogum sonrasi psikozlar gibi dertleri de yoktur her halde. Kediler 1- Insan kadinlar 0...

Evet, surecin yavas ilerlemesi guzelmis. Zaten ilk yarisinda cok da bir degisiklik yokmus. Yalniz 17-18. hafta civari cok tuhaf bir sey oldu. Birden karnim ileri dogru cikmaya basladi, gunden gune buyuyor. 3 gun once ise giydigim fermuarli montumun onunu kapatamadim hafta sonu... Sadece 3 gunde mi oldu bu? Yine de karnin buyumesi -simdilik- keyifli. En azindan o ergen bedeni, garson boy gibi sacma ara bedenden cikiyorum :) 1 ay once hamile gibi gorunmeyip eski kiyafetlerime de sigamadigimda ne bicimsiz bir ara beden bu diye saskindim... Simdi hamile kiyafetlerine dogru gidiyorum ama hala bu yolda bir alisveris yapmis degilim.

Ayrica karnim buyudukce Xavier daha da mutlu oluyor. Bu degisim, benden cok ona yaradi!

Simdi aklima gelen birkac ara baslik...

Tadini cikar, dedikleri...

Nihayet anladim! Bu herkesin hamilelik harika bir donem, tadini cikar, demesinin sebebini cozdum! Bu laflari edenler hep ya yeni dogum yapmis ya da kucuk cocugu olan kadinlar. Haliyle onlar sonraki adimi bildiklerinden (uykusuz geceler, delirme sinirlari, kusmuklu yakalar, ev-is-annelik ucgeni, vs...) simdi hamileliklerini sakin ve eglenceli bir donem olarak hatirliyorlar! Bu sekilde onlari anlayip hak verebilirim. Ne safmisim, ben de hamilelikte kacirdigim bir seyler var saniyordum!

Takvim: 19. hafta

Artik zaman neredeyse geldi. Haftalardir bunu bekliyordum, sanirim dun ilk defa bebegi hissetim. Ama iste bilmedigin bir sey gerceklesince cok da anlamiyorsun. Karin agrisi desen degil, tekme desen o da degil... Sonra bugun daha az ama yeniden benzer sekilde gelen o his... Bakalim onumuzdeki gunler nasil hisler getirecek...

Okumak

Bazi kadinlar hamileliklerinde kitap okuyamadiklarini, konsantrasyon problemi yasadiklarini anlatir. Bende tam tersi, keske daha cok vaktim olsa butun gun kitap okusam! Hala ogleden sonralari uykuyla savasiyorum ama evde oldugum zamanlarda ve otobuste okumayi iple cekiyorum. Su an elimde 2 kitap var ve ikisinden de acayip keyif aliyorum.

Ilki, Ayse Oner'in kitabi- belki de hamilelik uzerine aradigim kitap. Yariladim ve oldukca faydali oldugunu gordum. Nefes egzsersizlerinin onemi ozellikle belirtiliyor. Bir de dogum oncesi masajin faydasi, dogum sirasinda alinabilecek destek... Bu masaj olayini Xavier'in ogrenmesi sart!!



Okudugum diger kitap Ece Temelkuran'in son kitabi, ikinci romani... Ne iyi oldu boyle bir roman, icinde kayboldum...



Hamilelere Bridget Jones iccamasiri...

Yurt disinda Mother Care ve bircok markanin gayet normal hamile iccamasiri koleksiyonlari var... Ama niyeyse Istanbul magazalarinda pek bir sey yok! Turkiye'de de internet satisi olan cok guzel urunler var ama ben bile kendi bedenimi taniyamazken nasil online alisveris yaparim? Ozellikle ust grupta rahat, sikmayan, telsiz sutyen oneriliyor ama gel de Istanbul'da normal iccamasiri bul! Emzirme camasirlari oldukca yaygin ama onlari da hamileligin son haftalarinda almali (gercek emzirme bedenine ulasinca!!) Hamile camasiri diye ararsaniz karsiniza cikacak beyaz babaanne camasirlarina ya da Bridget Jones koleksiyonlarina hazir olun... Ayni sekilde karin kismi genis, sikmayan kulotlu coraplar ozellikle su kis gunlerinde cok onemli ama bulmak kolay degil.

He bir de 'hamile giyimi pazari' var. Ne alacak olursaniz olun, kiyafetin onune 'hamile' sozcugu gelmisse %30 daha fazla odemeye hazirlikli olun!

Ruyalar... ruyalar...

Hamilelikte tuhaf ruyalar oldukca yayginmis. Hic bilmediginiz bir maceraya atilmisken bilincaltinizin komplo senaryolari uretmesi cok dogal olmali. Anlayacaginiz uzere, ruyadan kastim kotu ruyalar veya kabuslar. Ilkini 3 hafta once gordum ve 2 gun kendime gelemedim. Ikincisini ise dun gece... O kadar korkunc degildi ama hep bir endise var, kendimi cozmeye calisiyorum. Genel olarak cok rahat hissetmeme/oyle oldugumu dusunmeme ragmen demek ki icten ice ben de o endiseleri tasiyorum: Bu isi becerebilecek miyim, bebege gercekten iyi bakabilecek miyim, yeterince bilgi ve donanima sahip miyim... Uzar gider bu endiseler ama bilincli yanim "Milyarlarca kadin bu isi kivirdiysa, sen de kivirabilirsin!" diyor.

Belki de henuz 'anne' olacagimi cok idrak edemedigim icin bu ruyalar, bana gercegi hatirlatiyor. Bebegi cok sevecegimi biliyorum ama anne olacagim fikri hala cok yabanci...

----------------------------------

Xavier karnimla Fransizca konusmaya basladi bile. Bebek de duymaya basliyor bugunlerde. Benim pek aklima gelmiyor konusmak, akil edemiyorum boyle seyleri. Ama bol bol guluyorum bugunlerde, neseliyim, yorgun olmadigim zamanlarda yaptigim her seyden keyif aliyorum! Eminim bu da iyi geliyordur ona...

Sunday, January 27, 2013

Yeni hayat, merhaba...


Artik gundelik hayatta hicbir sey eskisi gibi olmayacak, diyorlar...

Harika bir donem, tadini cikart, diyorlar...

Ilk baslarda her seyden nefret ettim, diyorlar...

3. ve 6. aylar arasi balayi gibi, diyorlar...

Sanirim en dogru soylemse su 'Cok kisisel bir deneyim, herkes farkli yasayabiliyor hamileligi.'

Karnimda buyumekte olan Junior simdi 16 cm boyunda, 4 aylik olu bile. Bense daha onu hissedememekten kaynaklanan bir idrak edememe durumundayim.

Sanirim bebeklerin yaklasik ilk 5 ayda cok bir numarasi olmadigini dusunursek (interaktivite cok sinirli, iletisim daha cok onun ihtiyaclarini tatmin etmek uzerine kurulu) hamilelik de boyle basliyor...

Muhtemelen biz daha once iki hayalkirikligi yasadigimiz icin ve bu 3. hamilelikte ilk defa saglikli bir surec izledigimiz icin biraz daha farkli yasiyoruz bu donemi. Maalesef hala hayatimin en mutlu gunu, 15 ay onceki ilk hamileligimi ogrendigim gun. Otesi yok! Bir de bu seferkinde de baslarda yasadigimiz tedirginlik var. Risk faktoru yani... Kimseye soyleyememe, bunu 12 hafta boyunca sir olarak saklama, nihayet 12 hafta dolunca o rahatlama... Umut... Ama iste haftalarca bekledikten sonra oyle havalara uculmuyor. Kutlama yapamiyorsunuz bu asamada, beklemeye de alismisken hep bir sonraki haftayi, belirtileri, doktor randevularini takip eder oluyorsunuz. Bir yandan da dagina gore kar meselesi... Belki de ilk haftalarda yeterince endiseli oldugumuz icin kadinlarin korkulu ruyasi olan hicbir zorluk benim basima gelmedi. Tamam yorgunluk kismi oldu, ogleden sonra ofiste uykuyla cebellesmeler, aksam 9'da kanepede sizmalar... Ama bunlar yine de cok zorlayici degildi. He bir de tazi burnum zorladi beni. Ofiste yan masada birinin ictigi meyve cayinin kokusu mesela ya da otobus insanlarinin sabah nefesi, teri, ustu basi... Yine de bunlar cok buyuk zorluklar degil. Ne diyordum, dagina gore kar... O kadar endisenin icinde bulantim, kusmam falan olsaydi cildirabilirdim. Olmadi. 

Simdilik, bu kisa surecte yasadigim deneyimlerden yola cikarak altini cizmek istedigim birkac sey var:

Hamile yogasi.
Kadinlar egzersiz diyince hemen bol bol yuruyus yaptiklarini soyluyorlar. Neden bircok hamile, yogaya yaklasmiyor? Muhtesem bir sey! Rahatlama, nefes tekniklerini ogrenme, sirt agrilarindan kurtulma, rahatlama ve yine rahatlama... Meditasyon, hamile yogasinin onemli bir bolumunu olusturuyor. Cok ilginctir ki ben henuz bebegi hissedemiyorum derken ilk yoga dersinde cok ozel bir an yasadim. Meditasyon sirasinda kendime, organlarima icerden bakarken ilk defa bebege baktim, onunla ilk iletisimim bu oldu... Ote yandan nihayet diyaframimi kullanmayi ogreniyorum. Buyuk basari!

Asermek bir sehir efsanesidir.
Tabii ben tuzu kuru biri olarak basima boyle seyler gelmedigi icin istedigim kadar atip tutabilirim. Ama cidden dusunmuyor degilim, belki de eski zamanlarda kadinlar ancak hamileyken koacalarina ve kayinvalidelere naz yapabiliyorlardi da boyle bir sey icat ettiler! Mevsiminde olmayan ya da ulasilamaz bir yiyecegin krize donusmesini kucuk bir intikam senaryosu ya da kapris unsuru olarak gormek mumkun. :)

Iki canli oldugun icin sakin iki porsiyon yeme!
Doktorumun bana verdigi tek beslenme onerisi "Dengeli beslen, cikolata ve tatliyi abartma." Sanirim gunumuz doktorlari biz egitimli kadinlarin her seyi internetten arastirdigini ve nasilsa her seyi bildigimizi dusunuyorlar. Ben o kadinlardan degilim! Ama gun icinde yemem gereken seyleri biliyorum. Iste oglen sebzeyse aksam balik veya et yemek, bol meyve ve yesillik gibi... Kis aylarinda pazi ve kara lahana oldugu icin cok sansliyim. Ofiste tatli krizi tutan arkadaslardan uzak duruyorum!

Balik yeme, civa var.
Besiktas balik pazarina 5 dakika mesafede oturmak harika bir avantaj. Ama arkadaslarim civa korkusundan hamileliklerinde baligi cok kisitladilar. Yahu ben zaten normalde kopekbaligi, ton, kilicbaligi yemiyordum ki!! Sardalya, uskumru, hamsi, levrek harika secenekler. Somon baligindaki yag asidi ise belki hicbir gidada yok. Ustelik kis aylarindayiz, balik ucuz! Baligi da diger her besin gibi abartmamak, haftada iki kere yemek ideal. 

(Ah benim balikcim, aylarca baktim baktim tarak, kum mideyesi falan getirmedin. Simdi ben hamileyken boyle cesit cesit midyeler hatta istiridye satiyorsun. Ustelik bu sene karides de ucuz. Ama bu hak mi?? Belirtmeliyim ki kabuklu deniz urunlerinden biraz cekiniyorum. Pismis halde yemek (sadece istiridye cig yenir ve kesinlikle hamileyken yememeli) muhtemelen guvenli ama bu hayvanciklarin nereden geldiklerini bilmek onemli. Riske gerek yok.)

O kadar sut icilir mi?
Sanirim bircok kadin hamilelikten dolayi duzenli sut icmeye basliyor ve zorlaniyorlar. Oysa benim cok uzun yillardir kahvalti icecegimdir sut. Eskiden hafta ici sut, hafta sonlari annemin kahvaltilarinda cay icerdim ama Xavier'li hayatimda sut, kahvaltinin basrolu haline geldi. Simdi sabahlari canim isteye isteye yarim litre sut ictigimi anlamayanlar bebek icin abarttigimi dusunuyor. Sut icmeyi seviyorum yahu! (Hamileligin bu evresinde gunde 3 bardak sute ihtiyac var diye biliyorum. Ben kalani da peynir ve yogurtla tamamliyorumdur herhalde)

Nesli sakin is yapmasin!!
Aile buyukleri hamileligimi ogrendiginde 3 ayi gecmisti ama duyanlar ilk sevinc cigliginin ardindan tavsiyelere basladi, is yapmasin (ev isi demek istiyorlar), agir kaldirmasin, uzanmasin... Yahu ben deli miyim? :) Daha once iki dusuk yapmis bir kadinin nasil boyle cilginliklar yapacagini dusunuyorlar? Hatta ben sasiriyorum onlarin gencliginde, hamileliklerinde yaptigi buyuk temizliklere, misafir agirlamalara... 

Kocam da 'neredeyse' benim kadar hamile.   
Erkeklerde de hamilelik semptomlari olabiliyormus. Esi hamileyken kilo alan erkekler, karin agrilari/sancilar cekenler, mide bulantisi ve koku hassasiyeti yasayanlar... Xavier'de de biraz siskinlik oldu. Hatta 1-2 kilo almis olmasindan supheliyim!! O da cok yorgun gecirdi ilk haftalari. Ama onun yorgunluk sebebi bana hizmet etmekten de olabilir :) Artik ev islerinin cogu onun uzerinde. Kocam sakin, her zamanki gibi bana yardimci, o cok buyuk bir destek. Ama cok da dogal yasiyoruz sureci. Abartili tepkileri ve yorumlari yok. Xavier iste!! (He ben bu ara yemeklerin baharatini biraz abarttim, tek sikayeti bu...)

Internet canavari hamileler...
Ben internette hamilelikle ilgili hicbir sey okumuyorum. Sadece www.babycentre.co.uk web sitesine uyeyim ve onlarin haftalik bultenlerini okuyorum. Hafta hafta bebegin gelisimi, vucudumdaki degisiklikler, beslenme, vs gibi bilgiler ve cok faydali makaleler var. Sanirim bu tarz Turkce siteler de var ama soyle bir goz attigimda hicbirini basarili bulmadim. Bunun disinda internette arastirma yapmiyor ve bunu cok tehlikeli buluyorum. Bilimsel olmayan bilgiler, kisisel ve genelde olumsuz hikayeler paylasiliyor. Cok urkutucu! Okusaydim kesin kafayi yerdim...

Kitaplar...
Soyle hamilelikle ilgili bilimsel bir bakis acisiyla yazilmis tek bir kitap olsa, onu okusam diyordum... Basarisiz sonuclanan ilk hamileligimde bir kitabevinde 2 saat gecirip bir suru kitabi inceledigimi hatirliyorum. Hicbiri aradigim kitap degildi. Betul cok tanindik bir profesorun kitabini tavsiye etti, o cok memnundu kitaptaki bilgilerden. Ama ben ayni kitabi son derece sikici, agir ve okumasi zor buldum. Sonra arkadaslarim birkac kitap ve DVD verdiler. Okudum, izledim, yine husran. Yeni bir sey ogrenmedim... Son olarak babalara yazilmis 'Fatherhood: The Truth' diye bir kitap edindik (Linda ve Geza'nin tavsiyesiyle). Dedigim gibi kitap babalara yazilmis, son derece mizahi bir dili var- tipik Ingiliz mizahi ve baslarda hic de oyle tozpembe bir dunya cizmiyor ebeveynlikle ilgili. Ama harika, komik, kolay okunur ve ilginctir ki bircok sey ogreniyorum okurken. Bilimsel oldugu soylenemez ama gercekci, daha cok kisisel gozlemlere dayali ve bu alanda okudugum en keyifli kitap.

Kiz mi erkek mi?
Bilmiyorum. Bugun itibariyla istesem bilebilirdim yani dunku doktor ziyaretinden sonra. Ama ogrenmek istemiyorum! Insanlar dayanamazsin, cok merak edersin diyorlar. Oysa hayatin en guzel surprizi bu, ben oncesindeki heyecani yasamak istiyorum. Belki haklilar, dayanamayabilirim ama simdilik hissim bu. Selen kiziyor bana, nasil hediye alacagiz, diyor. Ya bebek kiyafetlerinde beyazdan daha guzel bir renk var mi? Neden unisex kiyafetler olmasin? Neden kucucuk bir insani renklerle cinsiyet kaliplarina sokariz ki?


Monday, December 31, 2012

Umut...

2013 guzel geliyor...

Cok guzel geliyor.

Bir heyecan, bir surpriz...

Tam 2 yil once tuttugum dilek gerceklesiyor...

Mutluyum!

Friday, November 30, 2012

Kadin Haklari / Insan Haklari… Kadinca Sorunsallar




Evet keske insan haklarinin yaninda kadin haklarindan bahsetmek bir luks olsaydi. Ne bileyim bana bile simariklik olarak gelebilirdi bu. Ama Turkiye’nin yasadigi donusumun tam ortasinda, hele hele bunca kadin katliamini gore gore ‘kadin haklari’ diyince, kimse kusura bakmasin…


Aslinda kadinlarin hakkindan ya da hak ihlallerinden bahsederken olcut her sekilde insan haklarina dayaniyor. O zaman sorunun kaynagina yaklasiyoruz galiba: Cinsiyet ayrimciligi.

Son zamanlarda farkli alanlara uyarlanabilen cok moda yeni bir soylem var, pozitif ayrimcilik. Yaratilmis en yapay, cig, vicik vicik kavramlardan biri. Sanki siz bir seyi olumlu saydiniz diye o, durumu otekilestirmekten uzaklasiyor. Hayir efendim, siz pozitif deseniz, iyi niyetle yaklassaniz da kadini erkekten ayirdiginiz anda otekilestiriyor, cinsiyetinden oturu yetersizlestiriyorsunuz. (Buna maruz kalan erkekler de var tabii, onlar icin de ayni derece endiseliyim)


Bir suredir 30’lu yaslara gelmis bir kadin olarak algilarim gecmistekinden cok daha acik. Bunda ulkemiz gundeminin de buyuk etkisi var tabii ki… Ama otuzlarinizda, evli ve calisan bir kadinsaniz ve basiniza issizlik gibi bir illet gelmisse, vay halinize. Oyle haller yasiyorsunuz ki bunlari yazip internette yayinlayamiyorsunuz bile. Yas mustakbel isvereniniz bu bilgiye ulasirsa?.. Iste bu yuzden ise basladiktan sonra yazmaya basladim ben de…

Simdiden birkac konu basligi var:-Kadinin kadina kariyer teroru-Is gorusmeleri, strateji oyunlari-Patron zihniyeti - Turk ve AB farkliligi


Cok yakinda...

Tuesday, May 08, 2012

Geç Hıdırellez


Sevgili Hızır ve İlyas,

Bu yılki buluşmanızı kaçırdığım için çok üzgünüm. Öyle bir yorgunluğa teslim oldum ki koltukta sızmışım, oysa bu yıl erken açmıştı terastaki gülümüz. Adeta dileklerimiz, dualarımız için hazırlanmıştı. Lütfen beni yanlış anlamayın, kocamın aksine ben hiç hesap yapmadım, geçen seneki dileklerim gerçekleşmedi diye unutmadım sizi. Yeni işime adaptasyon süreci ve ağır bir yorgunluktu sadece. Yine de içimdeki en güzel dilekler gül ağacımızda hayat bulsun, yeryüzündeki manevi devir daiminiz bir dahaki seneye kadar yepyeni güzelliklere vesile olsun…


***

Birkaç yıl Beşiktaş-Nişantaşı arası en medeni şekilde sabahları dolmuş yolculuğu yapıp akşamları da eve yürüyerek giden ben, şimdi bambaşka bir dünyaya ışınlanmış gibiyim. Yeni işim Ataşehir’de, Ağaoğlu Cumhuriyeti’nde. İnanılmaz bir yer burası, asla yaşamayı düşünmeyeceğim, bütün bu inşaat yığınına anlam veremediğim tuhaf bir dünya. Neyse izlenimlerimi yakında detaylarıyla paylaşacağım. Yalnız gecikmeli olarak Hızır ve İlyas’tan bir dileğim var: Havalar ısındı, sabahları harika bir motor yolculuğunda deniz havası aldıktan sonra minibüste ter kokularına maruz kalıyorum. Bu insanlar her gün duş alıp deodorant kullanamaz mı? Çok şey mi istiyorum? İşimi seviyorum ve bu yolculuğa da alışmak istiyorum ama kolektif bir durum benimkisi. Güne güzel başlamam diğer insanların kokularına bağlıysa eğer, ben nasıl özgür bir bireyim?  

Sunday, April 29, 2012

28 Nisan'da nasil yaz gelir?

Eger tum bunlar ayni gun olmussa...

- Nesli parmak arasi terliklerle sokaga cikar
- 6 ay sonra ilk kez salatalik ve domates alinir
- Xavier limonata ister (gercek limonatadan bahsediyorum, taze naneyle limonlari once sekere yatirip dolapta 3 saat bekleterekten...)
- Xavier mangal yakar, terasta sezonun ilk yemegi yenir

Evet, demek ki yaz gelmistir!!!

Wednesday, April 27, 2011

Ey Özgürlük!...

Hoş geldin blogum!

Ben ara ara seni bırakır ortadan kaybolurdum. Bu sefer sen gittin. Belki de terk edilme psikolojisiyle seni hiç olmadığı kadar özledim...

Hani ben tembelleşirdim, yazmazdım ya, sen yokken memlekette neler oldu. Ne çok yazmak istedim!!!

Bak biz artık basılmayan kitapların yasaklandığı, düşünen akılların suçlandığı, her ortamda "biz" ve "siz" diye konuşulan bir ülkede yaşamaya başladık. Gerçi sen de biliyorsun işte, 3-5 blogçu yasa dışı maç yayınlar hooop senin sesini keserler buralarda.

Çok şey oldu sen yokken. Emek Sineması protestosuna katıldım, seçim propagandaları arasında çevreci vaatler aradım (henüz bulamadım ama olsun), HES karşıtı Anadolu'yu Vermeyeceğiz hareketinden çok etkilendim, Greenpeace Akdeniz destekçisi oldum... Bunlardan bahsederim yine.

Sana daha sempatik bir hoş geldin mesajı yazmak isterdim ama yine değişiverdi gündem. Bugün başbakan açıkladı, canı biraz çılgın takılmak istiyor bugünlerde. Halbuki onca danışmanı var, birisi de "Yahu başbakanım siz biraz ağır durun, çılgınlığa gerek yok. Bu ülkenin ayakları yere sağlam basan birine, akıllı fikirlere ihtiyacı var. Çılgınlıklara değil..." demiyor galiba. Olan İstanbul'a oluyor. Yeni bir kanalla yapay boğaz inşa edilecekmiş, İstanbul'un Avrupa yakasında bir ada oluşacakmış. Gazeteciler rant lafları etmeye başladılar bile... (hayret) Yalnız buradaki olası çevre felaketi henüz pek idrak edilemedi. Bir sürü yeni köprü yapılacakmış, biz 3.yü dahi istemezken... İstanbul'un trafik sorunu varmış. E dünyanın bütün büyük kentlerinde trafik sorunu var. Bunun için otomobilleri şehir merkezinden uzaklaştıracak kurallar konurken benim güzel ülkemde daha çok kara yolu ve köprü yapılıyor. Otomobil daha çok kullanılsın diye. Kullanılıyor da. Bir tek ben kaldım araba kullanmayan :) Kredi oranları düştü, arabalar eskiye göre daha ucuz. Devlet de sağ olsun bütün olanakları sunuyor, insanlar daha çok araba kullansın diye. Sonra trafik sorunu varmış, İstanbul'a yeni bir boğaz lazımmış...

Herkes bu yeni İstanbul'u istese bile ben buraya yazıyor ve ölümsüzleştiriyorum: O kanal şayet açılacaksa, vinçlerin önünde, en önde bir deli kadın olacak, adı Nesli. İster inan ister inanma- bir de Avrupalı kocası... Xavier, birçok İstanbullu'dan daha İstanbullu!

Tuesday, February 15, 2011

Narın en güzel kırmızısında bir acı...

Kemoterapi sonrası olurmuş ya, bütün gün yorgunluk, mide bulantısı, tüm o berbat yan etkiler...

Ben sanırım bundan korktum. Çünkü o sesi her duymam, ondan her haber almam bir kemoterapi etkisi yaratıyordu. Mahvoluyordum ertesinde. Bu yüzdendi sık sık arayamamam, biraz iyi olduğunu duyunca iki ay aramadan onun iyi olduğunu düşünmem. Kendime böyle saçma bir kaçış yarattım zaman içinde.

Peki, sen küçük akıllı, acıdan kaçıyorsun, aldığın azıcık haberi kendince yoğurup onun artık iyi olduğuna inanıyorsun da ya ailesi, en yakınları, yanındakiler... Sen 500 küsur kilometre uzak olduğun için kendini şanslı mı sayıyorsun??

O, günden güne eriyormuş. Belki veda ediyor. Zaman, sinsi ve acımasız... Başkalarına diyebileceğin bütün o avutucu sözler manasını yitiriyor. Sen neredesin, ne yapıyorsun? İçine çökecek pişmanlık davul alayıyla geliyor. Duymuyor musun?

Dövünmeye devam et. Daha çok yanacak canın.

Sunday, January 09, 2011

"Yasam tarzina" sahip cikmak...

Turkiye'nin icinde bulundugu sacmaliklar silsilesinden oturu bu kavram yazildi cizildi gunlerdir: Yasam yarzi, dolayisiyla ona sahip cikmak...

Oyle bir yer ki burasi hem demokratiz ve farkliliklarimizla birlik beraberlik icinde, hatta "gul gibi" yasiyoruz hem de Ankara'da ickili restoranlar basilip bayagi bayagi polis tarafindan fislenebiliyor insanlar.

Sonra yazarlar bagirmaya basliyor, "Ey halk, yasam tarzina sahip cik!" Bu yasam tarzini biraz eseleyince sanki icki icme ve mini etek giyebilme, kadin olarak geceyi disarida gecirebilmek gibi sig kavramlardan ibaretmis gibi geldi bana. Oysa sorunumuz cok daha buyukken...

Neyse efendim, bu yazinin asil kahramani benim parkecim. Yani basbayagi evimize parke doseyen genc adam. Kendisine Ali diyelim, belki 30'larin baslarinda bir adam. Ali benim tesadufen tanistigim, agabeyiyle calisan, dindar oldugu belli bir adam. Isinde cok iyi, zanaatkar biri, namaza camiye gidiyor ve ideolojisine bagli oldugunu ona kola ikram ettigimde anliyorum. Oyle ya, yaz sicagi, evin ici neredeyse 40 derece kan ter icinde calisiyorlar. Kola icmeyen ve sevmeyen ben, nasilsa benden baska herkes icer diye alip ikram ediyorum. Kibarca geri ceviriyor, ama diyorum hic mi susamadiniz?.. Sonra bana oyle bir bakip kola icmedigini soyluyor ki, heee diyorum, bu Coca Cola ile ilgili. Her neyse, Ali benim elimi sikmaktan cekinmiyor, kadin oldugum icin kendimi cig hissettirmiyor bana. Bu yuzden onunla ve agabeyiyle sorunum yok. Gel gor ki bana tavsiye ettikleri sistre-cila ustasi salvarli, cubbeli, uzun sakalli bir adam. Tamam diyoruz isini iyi yapacakmis, Xavier'le aramizda adamin kilik kiyafeti hakkinda hicbir muhabbet olmuyor. Ama zaman geliyor bu adam isini yapmadan, bitirmeden parasini alip gitmek istiyor. Kocam Musluman olmadigi icin mubah tabii, bizi kaziklayabilir. Konusurken benim yuzume bakmiyor, benimle direkt konusmuyor. Ben deliriyorum. Sonra bizi yargiliyor, yemiyor icmiyor imamindan ogrendigi bilgileri bizimle paylasiyor. Oyle ki kocamin Musluman olmamasini hazmedemiyor. Oysa o ana kadar biz onu yargilamiyoruz, ondan sonra ise bu adama sempati duyamiyoruz. Neyse isini nihayet bitirip gidiyor. O da ne, kurumus ciladaki adamin sakal ve vucut killarini eve tasindiktan sonra goruyorum!!! Once bir-iki, sonra her metrekarede kucuk killar. Iyice kurumus olduklari icin almak mumkun degil. Hadi bakalim benim musluman abim, senin gibi olmadigimiz icin yaptigin is sonuna kadar helal sana...

Ali'ye donelim...

Dun, Cumartesi aksami Londra'dan gelen Meltem'i kisacik gormeye gidiyoruz. Ama oradan da Amerika'ya donmek uzere olan Elif'i gorecegim icin, Asmalimescit'ten erken ayriliyoruz. Saat 22.15, Asmalimescit'in girisi. Sokaga yeni giren Ali yanimdan geciyor. Gozgoze gelip ikimiz de birbirimizi nereden tanidigimizi 20 saniye dusunup geri donup selamlasiyoruz. Benimle de Xavier'le de tokalasiyor, hal hatir soruyoruz. Parkelerimizden cok cok memnun oldugumuzu ama cilanin "killandigini" anlatiyorum carcabuk (niyeyse?) Hemen isine sahip cikiyor, duzeltelim diyor, yeniden yapilsin cila. Yok diyorum o kadar da onemli degil, hali serince gececek... Eee diyorum, eglenceye herhalde, cevap veriyor yari mahcup "Iste arkadaslarla cikalim dedik..." "Iyi iyi cok guzel, biz de erken bitirdik bu aksam..." diyor ve iyi eglenceler dileyip ayriliyoruz.

Sonra iste su yasam tarzi lafi kafama takiliyor.

Gulumsuyorum Ali'yi orda gordugume. O gece alkol alip harama el uzatacak diye degil, belki boylece birbirimizi otekilestirmekten vazgecip diyalog kurabiliriz diye. Ali'nin Asmalimescit'te eglenmesi, bana umut veriyor...

Friday, December 31, 2010

2011 tatli gelse...



2011'de dunyada her turlu ayrimcilik, irkcilik, milliyetcilik, dincilik yerini hosgoruye biraksa, bizim gibi dusunmeyenlerin var olma hakkini kendimiz, ictenlikle savunabilsek...

Gunler hep gunesli, agaclar yemyesil olsa...

Yeni beton binalar yerine cumbali evler dikilse...

Cocuklarin derdi yiyemedikleri sekerler, izleyemedikleri cizgi filmler olsa, aclikla, sogukla, siddetle hic karsilasmasalar...

Daha cok roman okusak, istedigimiz her DVD'yi izleyebilsek, her muzik albumunu alabilsek...

Kafamizi gercekten bosaltabilecegimiz, baska baska yasamlar kesfedebilecegimiz tatiller yapsak...

Mizah duygumuz artsa, daha cok karikatur okusak...

Ailemizle daha cok zaman gecirip, arkadaslarla daha cok kahkaha atsak...

Yeni yilin ilk dakikalarinda piyango biletlerimiz bizi sevindirse!!!





Bu dileklerden kaci gerceklesir acaba?..

Friday, November 26, 2010

Prensesin Uykusu


Dün akşam izledim.


Bekliyordum, filmin umut dolu olduğunu, salondan güzel duygularla çıkacağımı biliyordum. Neyse ki okuduğum yazılarda öyküyle ilgili çok bir detay yoktu. Bu yüzden burada da hikayeden bahsedecek değilim.


Aklıma takılan onca detay var ki... Yönetmenin gözümüze sokmadan gösterdiği şehir-uydu kent uzaklığı mesela. Saniyelerle kısıtlı bir zamanda bir otobüs dolusu insanın mutsuzluğuna şahit olmak, çok incelikli bir anlatım gerektirir. Sevgili Çağan bunu fazlasıyla başarmış.


Bu kadar fantastik ögenin bir arada kullanıldığı bir filmin asla abartıya kaçmaması gerçekten takdire şayan...


Oyuncuların hepsi birbirinden harika... Ama oyuncuların reel kimliklerini bir yana bırakalım, hikayedeki her karakter ayrı bir dünya. Tüm bu karakterler için sayfalarca yazı yazılabilir. Benim yazımın amacı bu değil elbette (onu üniversitelerinde tez yazmakla sorumlu öğrencilere bırakalım). Yine de Genco Erkal ismini telaffuz etmemek olmaz. Genco Erkal'ın, evinde ilk gördüğümüz sahnedeki oyunu bana Babam ve Oğlum'daki Çetin Tekindor'un unutulmaz sahnesini anımsattı. Çağan Irmak bu oyunculara hayatlarının rollerini (sinemadaki) biçerek önemli bir saygı duruşunda bulunuyor. "Bakın ey gençlik, siz bu tiyatrocuları sadece dizilerden tanırsınız ama ben sizinle paylaşmaktan çekinmiyorum: Tanrının bu insanları yaratma misyonuna şahitlik edeceksiniz!" diyor bizlere...


Bir başka saygı duruşu da eski rejisörün fotoğrafında gösterdiği, yıllar sonra iyi bir yönetmen olduğunu söylediği asistanının Zeki Demirkubuz olması. O sahneyi Tarantino çekseydi muhtemelen kendi resmini koyardı. Ama Çağan Irmak burda da olgun yönetmenlere yakışır bir jest yapıyor. Ki ben Demirkubuz sinemasının en çok 90'lı yıllarını severim (bkz. Masumiyet), yine de Çağan'ı alkışlıyorum...


Benim asıl aklımı başımdan alan Çağan Irmak'ın yazarlığı. Aynı okuldan mezunuz Irmak'la, bununla gurur duymamak ya da kendimi eksik hissetmemek mümkün değil :) Oyuncu yönetimini, görsel zenginliğini, filmin animasyon sahnelerinin nasıl harikulade planlandığını bir kenara bırakalım. Çağan ayakları yere basan, akıllı, yetenekli bir senarist olarak karşımıza çıkıyor. Kaderle ilgili diyalogları, Aziz'in ağzından çok doğal bir şekilde akıp giden beylik lafları yakalamaya çalıştım ama hafızama kazımak mümkün olmadı. Bu yüzden filmin DVD'sini almak farz oldu. Keşke filmin senaryosu kitap olarak basılsa, uzun uzun okusam diyorum. Çağan her ne kadar yönetmen olsa ve derdini görüntüyle anlatsa da ben okumak istiyorum filmi... Ve filmin edebi lezzeti için Çağan Irmak'ı kutluyorum.


Evet, artık karşımızda Almadovar'a benzer bir Türk yönetmen var. Hoş Almadovar'ın gençlik filmleri çok bilinmez ve Annem Hakkında Her Şey'le başlayan olgunluk filmleri tanınır (benimse en sevdiğim Almadovar filmlerinden biri Kika'dır :) ). Oysa Çağan Irmak çok da engebelere dalmadan kendi yolunu çizmiş ve sinemasını oluşturmuş bir yönetmen olarak rüştünü çoktan ispatladı.


Dün akşam düşündüm. İyi ki Çağan Irmak ve Ferzan Özpetek var. En az Almadovar kadar heyecan verici iki hikaye anlatıcısı...


İster istemez bu filmi Necla'yla ve Xavier'le izlemenin hayalini kurdum... Ancak İngilizce altyazılı DVD'si çıkınca sevgilimle izleyebileceğiz. Beklemeye değer!

Thursday, November 25, 2010

nerelerdeydim?

Sevgili Günlük,

Yine tembelleştim, yine ihmal ettim seni. Koca yıl geçti.

Çok zamansızdım, çok yorgundum. Şimdi biraz yavaşladı hayat. Ama artık sürekli yazma isteği yok içimde, bugünlerde... Memleketin hali aynı, endişeler aynı, yazacak yeni ne var değil mi...

Yine de söz sana! Kendimi de bu online günce tutma fırsatını veren seni de ihmal etmeyeceğim. Hala filmler izliyorum, hala yeni yerler görüp yeni yemekler deniyorum. İşte bunları paylaşacağım seninle. Yine eski günlerdeki gibi olacağız. Keşfettiklerimi birlikte not alacağız...

Hadi başlayalım!

Bu pazar günü İstanbul'a Sadakat gezisine katılıp Fener ve Balat'ı gezeceğim. Fotoğrafları çekip burda sana da gösteririm hem. Sonra ne çok çocukluk anım var oralarda... Eminim iştahla dinleyeceksin beni!

Bir de bu akşam sinemaya gidiyorum, Prensesin Uykusu'nu izleyeceğim. Eminim ondan da bahsetmeli sana.

Şimdilik kal sağlıcakla. Bekle, az bekle...

Wednesday, April 21, 2010

Bir kadın ne yapabilir ki?

Yoğunum. Vücudum meşgul, oradan oraya koşuyor. Yazamıyorum. Kafam yoğun. Sürekli ustayı, çatıcıyı, en şık ve ucuz fayansı, küveti bulmanın derdinde aklım... Bir sonraki aşama da mobilya, beyaz eşya... Dağıldım kaldım. Aslında şikayet edecek ıvır zıvır bir sürü şey var. Arabesk bir tonda "isyanlardayım" yani. Bütün bu işler bitip de nihayet evimize taşındığımızda yabancı bir kocaya sahip olmak ve tüm bu ev sürecinde üstlenebileceğiniz sorumluluklar üstüne kitap yazmak gibi bir fikrim de vardı :) Ama bu, aşk, fedakarlık, çaba içeren bir yazı olacak!!!

6 ayı geçiyor... Bir hayat düşünün, yıllar sonra şehrinize dönmüş, iş hayatına bodoslama dalmışsınız. Ama ofis saatleri dışında zamanınız sadece ev aramayla geçiyor. Onca emlakçı, yorgunluk, erkenden başlayan hafta sonları... Evi bulduk diyelim. Ya ödeme, borç, kredi gibi asla öğreneceğime ihtimal vermediğim finansal detaylar?

Hani bir fatura dahi yatıramayan bir kadın tipi vardır, Türkiye'de çokça görürsünüz. Nasıl olmuşsa önce babadan sonra kocadan ve oğullardan gelen destekle hayata karşı şımartılmıştır bu kadınlar. İşte onlardan olmak isterdim. Yok artık, demeyin, cidden isterdim. Tabii daha gençken sorsalar muhtemelen kendi kendine yeten güçlü bir kadın olmayı hayal ederdim. Ama bu aralar fena bir özenti içindeyim o kadınlara...

Hayat öyle bir şeymiş ki meğer, cidden altından kalkılamayacak şey yokmuş. He belki de dağına göre kar meselesi, bu konuda kararsızım. Yani aslında kendini "finans özürlü" olarak tanımlayan, mali konularda ablasıyla konnuşmadan işin içinden çıkamayan ben, bankalar, faizler, krediler konusunu birkaç günde sökmüşüm... Tabii sosyal yeteneklerim ve organizasyon gücüm fena değildi hiçbir zaman. Organizasyon demişken düğünümüzü de ben organize etmiştim!!! Neyse, iletişim becerilerinden bahsedecek olursak 4 ay boyunca ziyaret ettiğimiz 60 civarı ev, bir sürü iletişim gerektirdi. Nihayet evimizi bulduk. Hatta bankacılar, faiz oranları, dosya masrafları derken krediyi bile hallettik(m). Bitmiyor, bitmez... Tapusu var, vergisi var, işlemleri var... Oldu. Yine bitmedi. tadilat var. Sorun bana, ısı izolasyonu için hangi markanın ne renkteki malzemesini kullanmalı... 2 cm yeterli mesela evin içinden olunca. Sonra tesisat kuralları, pis su giderleri, laminat fiyatına gerçek ağaçtan nasıl yer döşemesi yapılabileceği... (çıtalar çok uzunsa aman yapıştırma yapmayın, mutlaka ızgara gerekir alttan ki üstüne çakma olsun, yoksa birkaç yıl sonra tahtalar kıvrılmaya başlar maazallah) Sorun bana anlatayım. Dedim ya kitap bile yazabilirim süreç sonunda!

Ama en zoru usta bulmak, derdinizi anlatmak, pazarlık etmek. Çünkü tam da bu aşamada hayallerini kurduğunuz, sonunda istediğiniz gibi olacağını umut ettiğiniz için tüm bunlara katlandığınız o ev, bambaşka bir şey olabilir! Yine de bu aşamanın sonuna geliyor olmak heyecan verici...

Peki biter mi? Birmez... Faturaları kim açtıracak? Nesli. Yarın öbür gün eve beyaz eşyalar gelse, ustalar bağlasa kim orada olmak zorunda? Tabii ki Nesli. Bankaya talimat verilecek. Kim? Evet, bu sefer de Zaviyer Bey değil (bankacımızın Xavier'in ismini telaffuz ediş şekli. Diyalogları bir merhabadan öte gidemediği için her şeyi Nesli çözmek zorunda) He bu arada sevgilim ne yapıyor? Elinde kataloglar, beyaz eşya ve mobilya bakınıyor. Siz olsanız, buna özenmez misiniz? :)

Mutsuz muyum? Hiç de değil! Hayat, her şekilde bir koşturmaca. Bu olmasa başka bir şey olur bunu biliyorum. Hem dillinizi konuşamayan bir partneriniz varsa ve bu ülkede yaşıyorsanız, böyle olmak zorunda, bunu da billiyordum daha en başta... Sadece şaşırıyorum bazen, ben "bu kadar" olduğumu bilmezdim şahsen. He bir de "elinin hamuruyla..." diye başlayan cümleler var ya, işte en çok onlar beni deli ediyor bu ara. Kadın olduğu için bilmem neyi halledemez, diyen erkekler...

Xaviercim arada "sorry" diyor bana, elinden bir şey gelmediği için üzülüyor... Ve bazen durup dururken teşekkür ediyor, bu sorumlulukları üstlendiğim için. Yani kıymet billiyor, en azından. Bu yüzden mutsuz değilim. Ama yorgunum. Çok yorgunum. İstanbul'a dönüp de bu kadar asosyal bir hayat düşlememiştim. Kimseyi görecek vaktim yok. Neyse ki Film Festivali'nde 3 film seyrettim, yoksa her şey daha zor olurdu :)

Şimdi yarın gece yollara düşmenin hayali aklımı başımdan alıyor. 3 gün Ayvalık'tayız. Sadece Xavier, ben, deniz, zeytinyağı... Taş Kahve, deniz börülcesi, papalina... Xavier ilk kez Ege'yle tanışacak. Ben Cunda'ya tekrar aşık olacağım.

Hayat güzel... değil mi? ; )

Sunday, January 03, 2010

ben 2009'u çok sevdim...

Yılın son günleri düşündüm yine... Son birkaç yıldır pek yapmamıştım ya bu sene yeniden geçmiş yılın bilançosunu çıkarmak istedim. Düşündüm ve gördüm, hastalıklara ve kayıplara rağmen dolu dolu geçmiş 2009… Hem bir sürü seyahat hem hayatimizi değiştiren kararlar, planlar… Buyurun birlikte gözden geçirelim.

OCAK 2009: Yılbaşında ilk defa Londra’dayız, Xavier’in yakın arkadaşlarını ağırlamışım, çok eğlenip gülmüşüz…

SUBAT 2009: İstanbul’a birkaç günlüğüne gelmiş ve düğünümüz için Vilayetler Evi’ni tutup nihayet tarih belirlemişiz… Süper heyecanlı bir duyguydu, çok iyi hatırlıyorum!!

MART 2009: 2 haftalık Hindistan ve Tayland tatili. Hindistan’daki safarilerde filin üstüne çıkarak çok yakından gördüğümüz kaplanları ve Tayland’daki dalışlarda hayranlıkla seyrettiğim sualtını asla unutmayacağım! Xavier’le üçüncü yılımızı kutladığımız sahili de… :)










NISAN 2009: Charles ve Pascale’in düğünü için Brüksel’deyiz. Hayatımda en çok eğlendiğim düğünlerden biri!!!


MAYIS 2009: Önce kuzen Şebnem’in düğünü, sadece hafta sonu için İstanbul’dayız. Benim için de bulunmaz fırsat, çıkıp birkaç mağaza geziyor, gelinliğimi buluyor ve alıyorum. Gelinlik için 6 ay harcayanları hiç anlayamıyorum…


Sonra da sevgili dostlarımız Camille ve
Bruno’nun Saint Raphael’deki (Nice yakınları, Fransa) düğünü. Adrien, James,
Yogesh ve Beejal ile birlikte harika bir yol
macerası yaşıyoruz…

HAZIRAN 2009: İstanbul’daki düğünümüz nihayet gerçekleşiyor. Bir düğüne ya da gelinlik giymeye dair hiç hayalleri olmayan ben inanılmaz bir şekilde kendimi prenses gibi hissediyorum!! Londra’dan, Fransa’dan, Brüksel’den, New York’tan misafirlerimiz var. Xavier’in ailesi, arkadaşları ve Neclam… 3 buçuk yıl sonra ilk defa gördüğüm Necla hamile, benimle düğünümde, hep yanımda...
Ayrıca düğün sonrası 10 kişi balayına gidiyoruz :) Ablam, Necla ve yabancı arkadaşlarımızla Marmaris’te harika bir tatil…

Bu arada Xavier’in İstanbul’daki ilk iş görüşmesi gerçekleşiyor.

TEMMUZ 2009: Geçen sene Fransa’da kıyılan nikahımızın üstünden 1 yıl geçti bile! Xavier ilk yıldönümümüz için sürpriz yapıyor ve hafta sonu için beni çok merak ettiğim Barselona’ya oturuyor.

Kafamız karışık biraz ama Xavier’in iş durumunu değerlendirip nihayet karar veriyoruz: İstanbul’a simdi yerleşmek iyi bir fırsat olabilir.

AGUSTOS 2009: Xavier’in doğum günüm için hediye olarak taa Nisan ayında aldığı biletlerle Lizbon’a gidiyoruz. 4 gün geçirdiğimiz bu güzel şehri, vişne likörünü, tramvayı ve insanları çok seviyoruz…

İstanbul’a taşınmamızın ilk kısmını gerçekleştiriyor, eşyalarımızın yarısını getiriyoruz.

EYLUL 2009: Ablam ve Emoş Ramazan bayramı tatilinde Londra’ya geliyor. Bol bol geziyoruz, günübirlik Oxford’a gidiyor hatta Harry Potter’in çekildiği bir mekanı ziyaret ediyoruz, fotoğraf çekiyoruz, benim arkadaşlarımla buluşup restoranlara gidiyor, harika yemekler yiyoruz. Ablamların varlığıyla benim için de çok güzel bir veda turu oluyor Londra’da…

Ardından Björn’ün düğünü için Brüksel’deyiz.

EKIM 2009: İstanbul’a taşınıyoruz! Londra’yı toparlamak, arkadaşlarla geçen son gece, evimiz, onca anımız… Yine de umutlu bir geliş bu! Ben ne kadar ‘çaktırmasam’ da içten içe tedirginim, iş bulamamaktan çok korkuyorum ama mucize bir şekilde geldikten sonraki ikinci haftamda ise başlıyorum. Yeniden yazıyorum. Mutluyum. Sürekli şükrediyorum.

Ve Çiğdem’in düğünü…

KASIM 2009: Hem yeğenim Kerem hem de Neclam’ın bebeği Ömer Deniz dünyaya geliyorlar. Nasıl bir umut, nasıl bir sevinç… Yaşama anlam veren şeyleri yeniden keşfetmeye başlıyorum, günlerce havalara uçuyorum ve bir o kadar da içim burkuluyor Ömer Deniz’e olan uzaklığımı düşündükçe… Kerem ise hayatıma çok başka bir şey getiriyor, şimdiden…

ARALIK 2009: İlk haftadan itibaren Noel telaşı başlıyor, alışveriş, koşturmaca… Fransa’ya, MasalEv’e gidip bütün aile harika bir Noel geçiriyoruz. Dünyanın en güzel foie gras’ini ve tiramisusunu yiyorum- kayınvalidem harika bir insan!! Şaraplar içiyor, şömine başında saatler geçiriyor, Noel süsleriyle dolu evi hayran hayran izliyorum. Benim için Aralık ayının artık bu olduğunu anlıyorum…

Wednesday, November 04, 2009

İnsan neyle yaşar?

İstanbul’dayım, hem de dün geleli tam 1 ay oldu… Hayat o kadar güzel davrandı ki bana ne zamandır… O kadar hayalini kurduk, planladık, nihayet geldik… İş bulamamak korkuttu beni başta. Xavier’i yeni işine götürdüm getirdim, yolları öğrettim. Biraz valizleri açıp yerleşelim derken ancak vakti geldi iş aramaya başladım da buldum bile! İstanbul’a gelip de ikinci haftada iş bulacağımı asla düşünmemiştim…

Hep şükrettim. Bir yandan da hayatı azıcık tanıyan ve acılarla yeterince dans etmiş biri olarak düşünmeden edemedim, acaba bir şey mi çıkacak, bir rüzgar esecek de fırtınalar mı kopacak… Hayır Nesli, dedim, saçmalama, olumlu düşün, bak ne güzel gülümsüyor yeni hayat…

Bir ay oldu geleli… Ne sevdiklerimi arayabildim, ne sinemaya gidebildim. Hem çok yoğun bir işe daldım hem de hiç arkadaşı olmayan Xavier’i kendi başına bırakmak istemedim. İşte son günleri İstanbul Bienali’nin. “İnsan neyle yaşar?” afişlerini gördüm elbet ama hiçbir etkinliği göremedim… Mecidiyeköy’deki afişleri her gördüğümde ayrıca düşündüm, “İnsan niçin yaşar?”… Sanırım bugün bu sorunun cevabını buldum: İnsan duyguları için yaşar…

Üniversiteden mezun olduğumdan beri ayak basmadığım şehirde aklım da kalbim de. Ne zaman ve nasıl orda olabilirim, bu çok sevdiğim insanı en yakın ne zaman görebilirim onun derdindeyim…

Gençtim, küçücüktüm. Dünyaya ait algılarım yıldan yıla, aşktan aşka değişiyordu. Kan bağının kutsal olmadığını keşfettiğim zamanlarda ağabey dediğim bu adam hem ailemden biri hem de dostum olmuştu. Eşiyle de çok iyi anlaştık ve öyle çok güldük, öyle güzel zamanlar geçirdik ki… Sonra kızı olduğunda… Sevincimden ağladım, kendi kardeşimin mutluluğu gibi sevindim ve hep bu duygunun, onunla olan ilişkimin kıymetini bildim… İleriki hayatımda onunki gibi bir evlilik yapmak istedim. Daha doğrusu onun gibi anlayışlı, ince düşünceli ve egolardan arınmış bir erkek hayal ettim. Türkiye’ye yerleşmeye karar verdiğimizden beri bir gün Xavier’i İzmir’e götürmeyi zaten planlıyordum. Muhtemelen Xavier’i tanıştırırken ona “Bak işte sana en çok benzeyen kocayı buldum.” diyecektim ve ona dair hislerimin bu kadar detayını bilmediği için şaşkın şaşkın bakacaktı yüzüme…

Bugün, 2 aydır boğuştuğu hastalığını öğrendiğimde yaşadığım çöküntü sanki İstanbul’daki hayatımıza dair bir hayal kırıklığıydı. Sanki böyle olmaması gerekiyordu. Neden dememek için, isyan etmemek için kendimi dizginlemeye çalışıyorum. İçim yine de çığlık çığlığa…

Ne fark eder… Ailesinin yanında benim yaşadığım ne ki, diyorum. Hep düşünüyorum şimdi, sadece düşünüyorum, kendi duygularım var sadece… İnsan niçin yaşar sorusunu ezbere cevaplıyorum: Duyguları için